Anadolu’nun Elleri: Osmanlı’dan Günümüze Zanaat Tarihçesi

zanaat tarihçesi anadolunun elleri

Anadolu toprakları ne eller görmüştür ki hünerlidir. Ne eller tanımıştır ki vatan kurtarmıştır. Anadolu’nun elleri her daim zahmetli her daim usta ve her daim çıraklığını unutmadan üreten zanaatkarların memleketidir. Zanaat, bu toprakların adeta mihenk taşıdır. Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinin oluşturduğu toplumsal genetik, bir miras olarak nesilden nesle ve devletten devlete aktarılarak ortaya devasa bir kültür çıkarmıştır. Anadolu’nun elleri olarak tanımlayabileceğimiz bu zanaat yolculuğunu, Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye Cumhuriyeti çizgisinde incelemek istedik. Halen toplumun temel taşı olmakta direnen zanaat kültürünün orta ve yakın geçmişine göz atarak günümüze olan uzanımını mercek altına aldık.

Zanaat Nedir? Zanaat ile Sanat Arasındaki Farklar

Zanaat ile sanat arasındaki farkların ne olduğu hep tartışılmıştır. Esasen iki disiplin arasında ince bir çizgi olmakla beraber kesin bir ayrım da bulunuyor. Her ikisinin de yaratım söz konusu. Ancak sanatın kendi disiplini içinde ortaya çıkardığı nihai üretimin sınırları olmamakla birlikte zanaatin üretimi doğrudan kullanıma dönük yani sınırlı. Zanaatkar, sonucu belli olan üretimini oluştururken kullandığı tekniği ve işçiliğinde ise yaratımını da devreye sokar. Bu anlamda sanatın içinde de zanaat vardır. Sanayi devriminden günümüze gelen endüstrileşmenin öncesi olarak da değerlendirilebilecek olan zanaat, usta – çırak ilişkisi ile teknik bir emeğe dayalıdır ve hüner ve marifet anlamına da gelir.  Zanaat, içinde barındırdığı mesleklerle kurumsallaşmıştır ve esasen rakibi endüstridir. Endüstrinin bu denli güçlü olmadığı zamanlarda Anadolu’daki zanaatkarlığa detaylarıyla birlikte bakalım.

Anadolu’da Ahilik Teşkilatı

Anadolu’nun ellerini ve zanaatın tarihini incelemek isterken Ahilik teşkilatına değinmeden olmaz. Ahi kelimesi, Arapça “Kardeşim” anlamına gelmektedir. Ahi kelimesinin, bu Arapça kelimeden geldiği düşünülmekle birlikte Uygurca ve öz Türkçede yer alan “ Yiğit, cömert, eli açık” anlamına gelen Akı kelimesinden türediğini düşünenler de vardır. Selçuklu zamanında Azerbaycan üzerinden gelen Türkmen dervişlerden biri olan Ahi Evran, bu teşkilatın kurucusudur ve Ahilik ismi buradan gelmektedir. Zanaatkarların örgütlendiği ve kendi sosyal, iktisadi, mesleki kurallarını oluşturduğu Ahilik teşkilatı, günümüzün esnaf odalarının öncülüdür denilebilir. Selçuklu’nun yıkılışı, beylikler dönemi ve Osmanlı’nın kuruluşu süreci olan 1300’lü yıllarda kendisini gösteren Ahilik teşkilatı, içinde barındırdığı maneviyatı maddi dünyayla dengeleyen ve Anadolu’nun bugünkü temel kültürünün nüvesini oluşturan önemli bir tarihsel gerçekliktir. “Hak ile sabır ile gelip bize gelen bizdendir, ahlak ve akıl ile çalışıp bizi geçen bizdendir”  sözlerinin sahibi olan Ahi Evran, teşkilatın temel yapısını da bu sözlerle vurgulamıştır.

Ahi Evran

Bugünün Türkiye’sinin hakim sosyolojisini doğru okumak için Ahilik teşkilatı yapısına ve o döneme iyi bakmak gerekir. Ahilik teşkilatı yalnızca zanaatkarlardan ibaret değildir ancak “Lonca” adı verilen meslek örgütlenmeleri, teşkilatın merkezini oluşturur. Ahiler, Selçuklu’nun yıkılmasının ardından Anadolu’da halkın politik durumu yönünden önemli görevler üstlenmiştir. Beyliklerin temsilcisinin olmadığı yerlerde o bölgenin Ahi reisi, en yetkili kişi olmuştur. Her ne kadar Anadolu, beylik yapısı ile parçalı bir görüntü verse de Ahi teşkilatı Türkleri bir arada tutma konusunda çok emek harcamış ve Osmanlı’nın kuruluş sürecine büyük katkı sunmuştur. Bünyesinde zanaatkar, asker, memur ve devlet yöneticisi olan Ahiler, loncaların oluşturduğu dayanışma sandığı ile de kendi finansmanını sağlayan bir örgütlenmedir. Sünni Türkmen bir yapısı olmakla birlikte içinde Batıni ve Tasavvufi akımların da olduğu bir sentezdir. Ahilik teşkilatı, dini anlamda Türklerin geçmişten gelen inanç akımları ile İslam dini felsefesinin sentezini yaparak günümüzün Anadolu Müslümanlığının temelini atmıştır. Örgütlenme yapısı ile de halen halkın içinde devam eden; paylaşma, yardımlaşma ve sohbet geleneğini oluşturmuştur. Osmanlı döneminde de sultanların ve üst düzey yöneticilerin çok saygı gösterdiği Ahiler, devletin en kritik zamanlarında önemli görevler üstlenmiştir.

15. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, güçlü ve merkeziyetçi bir devlet yapılanmasına kavuştuktan sonra Ahilerin siyasi anlamda etkisi azalmakla birlikte 18. Yüzyıl sonuna kadar yerelde esnaf örgütlenmeleri olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu anlamda da Osmanlı’nın iktisadi hayatında etkili bir rol oynayan Ahilik teşkilatında “Gedik” ismi verilen birimlerle faaliyetini sürdürmüştür.

Osmanlı’da Zanaat Kolları ve Kaybolan Meslekler

Sanayi devrimi öncesinde insanların hemen her ihtiyacını karşılayan üretimleri yapan zanaatkarlar, çarşıyı oluşturmuşlardır. Zanaat meslek dalıdır, uzmanlık alanları ise zanaat kolu olarak geçer. Geçmişten günümüze ulaşan zanaat kolları olmakla birlikte kaybolan pek çok meslek de bu toprakların tarihinde bulunmaktadır. Zanaat denilince el işi ve uzmanlık gerektiren hemen her meslek anlaşılabilir. Ahşap işleri olarak düşünebileceğimiz tüm işleri, marangozluk olarak değerlendirebiliriz örneğin. Bugün evlerin lokal tamiratlarından masa, sandalye, dolap gibi ahşap eşyaların yapımına kadar halen ihtiyaç olmayı sürdüren marangozluk mesleği de endüstri karşısında gittikçe güç kaybeden bir zanaat. Marangozluk, kunduracılık, halı dokumacılığı, camcılık, kadifecilik gibi ortaya çıkarttığı üretimleriyle günlük hayatın ihtiyaçlarını karşılayan zanaat kollarının yanında Osmanlı döneminde çinicilik, mühür yapımcılığı, taş yontuculuğu, çömlekçilik gibi hem ihtiyaç hem de süs amaçlı üretim yapan kollar da bulunmaktaydı.

Son Külekçilerden Maraşlı Şeref Serkuş

Geçmişten günümüze uzanan zanaat kollarına baktığımızda bakırcılık, çömlekçilik, camcılık gibi işlerin bugün hazır üretim karşısında yok olmaya doğru gittiğini görebiliyoruz. Bu anlamda yerelde kalan ve küçülen bu zanaat dallarının en azından bulunduğu bölgede koruma altına alınması, yerel ve ulusal kampanyalarla hem mesleğin öğretilmesi hem de ticari olarak ayakta kalması için pozitif ayrımcı bir politika izlenmesine ihtiyaç olduğu aşikar. Osmanlı zamanında isim yapmış helvacı, şekerci gibi kimi ustaların da hem geleneklerini ve meslek sırlarını günümüze taşıyan hem de endüstriyel üretim yaparak çağa adapte olan örnekleri de var. Ancak bu formül, her zanaat kolu için geçerli değil.

Kimi meslekler, tamamen kaybolduğu söylenemese de ciddi anlamda düşüş yaşamıştır. Halen mahallelerde karşılık bulan yorgancılık, özel bir işçilik gerektiren sepetçilik, sürekli bir ihtiyaç olmasına rağmen bıçak bileyiciliği gibi zanaat kolları artık bazı mahallelerde ve tarihi çarşılarda kendisine yer bulabiliyor. Yiyecekleri saklamaya yarayan küleklerin ustalığı olan külekçilik, seyyar arabayla gezer bir alışveriş merkezi olan çerçilik gibi meslekler artık yok olmaya yüz tutmuştur. Çömlek, külek gibi üretimler hediyelik eşya sınıfına girmiştir.

Zanaat ile Uğraşan Osmanlı Sultanları

Osmanlı padişahlarının çok iyi bir eğitime sahip kişiler oldukları herkesçe bilinmektedir. Bu eğitim ve görgünün yanında  birçok Osmanlı sultanı, zanaatla da uğraşmıştır. Bilinenlere göre Fatih Sultan Mehmed bahçıvanlık, 1. Mehmed ise yay ve kiriş ustasıdır. Hatta 1. Mehmed bu nedenle kürüşçü olarak anılırdı. Yavuz Sultan Selim ile Kanuni Sultan Süleyman’ın kuyumcu, 2. Selim’in bastoncu, 3. Murad’ın ise ok ustası olduğu söylenir.  Osmanlı’nın duraklama dönemi padişahlarından 3. Mehmed ve 1. Ahmed, kaşık ustası, son dönem padişahlarından 2. Abdülhamid’de kakma ve süsleme işlerini yapabilen sultanlardı.

Kanuni Sultan Süleyman, kuyumculukla ilgilenmiştir.

Binlerce yıllık medeniyetin içinden Türk ve İslam etkisiyle sosyo-kültürel bir anlam taşıyarak tarihte yer etmiş olan zanaat mesleği, Anadolu’nun elleri olarak günümüze önemli bir miras bırakmıştır. Türkiye’nin yakın tarihinin bu önemli parçasının değerini her zaman bilmek ve çağa uygun şekilde güncellemek dileğiyle.

www.delphinhotel.com