Antik Dünyada Kurban Adakları

Sümerlerde Kurban MÖ. 5000’li yıllar.

 

 

 

 

 

İnsanlık tarihindeki inanç yapısına baktığımızda, kökenleri dünyanın doğa dinlerine uzanan bir inanç biçimine dayandığını görürüz. “Paganizm” olarak tanımlanan bu inanç biçimi antik çağların çok tanrılı inanışların olduğu dönemlerde özellikle mitolojik kaynakların günümüze kadar aktarılmasıyla birlikte bugünkü inanç şekillerinin nereden nasıl şekillenerek geldiğini bizlere çok güzel anlatmaktadır… Antik çağlarda yaşayan insanların başına gelen doğal afetler, gündelik abartılmış olaylar, temel ihtiyaçların sağlanması için girişilen işlerde karşılaşılan zorluklar ve tüm bunların üstesinden gelebilmek için insanoğlunun kendince bulduğu, uydurduğu ya da farz ettiği durumların yarattığı mitler, zaman içinde onları birçok inanışa yöneltmişti. Kimi zaman doğal afetlere sebep olduğu düşünülen tanrıların öfkeleri, kimi zaman güç, onur, isim kazanmak için hayvanlarla yapılan güreş, av ya da tüm bu ve benzeri durumlarda her türlü hayvanın hareketleri veya kesildikten sonra iç organlarının durumuna göre kehanetler aracılığı ile bilgi edinme/gelecekten haber alma kaygıları/merakı…; tüm bunlar ve nicelerinin, pek çok uzantısıyla birlikte tavır, tarz, biçim değiştirip modernleşmiş(!) inançlar olarak günümüze kadar geldiğini görmek mümkündür. Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani dinlerinde yılın belli aylarında düzenlenen dini törenlerde tanrılara hayvan, insan, tahıl sunma, bayram yapma gibi vb. gelenekler, günümüze gelene kadar biçim değiştirmiş de olsa, asırlardır güçlü bir şekilde süregeldiği günümüz inanç biçimleri içerisinde vereceğimiz pek çok örneklerle kanıtlanabilir…

Mayalar tanrılar için insan kurban eder, kurban ettikleri insanların da yer altında iyi bir yaşam süreceklerine inanırlardı.

 

 

 

Tanrılar için insan kurban eden ilk medeniyetlerin başında Mayalar gelmektedir. MÖ 600’lerden Amerika’nın keşfine kadar gelen süreçte tanrılara insan kurban etmeyi bir zorunluluk olarak görmekle birlikte, kurban verilen insanların da yer altında iyi bir yaşam süreceği inancı vardı.

Antik dönemde, insan guruplarının kendilerince yarattığı tanrılar ve onları temsilen yaptıkları heykeller, zamanla tapınma geleneğinin taban bulmasıyla adlarına yapılan tapınaklara ve oradan adaklara, bir takım ritüellere kadar uzayıp gitti. Ve böylece mitler gelişip zenginleştikçe, tüm bunlar insanların toplumsal yaşamları içinde inançları, adakları gelenekselleştirdi. Seçilen kurbanları ve onları tanrılara sunmayı olağanlaştırdı. Tapınılan bu tanrılara ise sadece tapınılmakla kalınmadı, sosyal hayatın içinde sürekli ekonomik ve siyasi olarak varlıklarını sürdüren bu tanrılar adına, sikkeler bastırılarak onlar her daim onurlandırıldı. -Likya Uygarlığı yazı dizimi takip ediyorsanız, burada tanıtmış olduğum kentlerin her biri bu anlattıklarım için yerinde birer örneklerdir. Ayrıca Anadolu’da antik çağa ait hangi kentin kapısını aralasanız bu anlattıklarıma rastlarsınız. Öyle ki bu tanrılar bazı dönemlerde karşımıza bir isim, heykel, kendisini onurlandırmak için adına yapılmış bir tapınak, bastırılmış sikkeler olarak çıkarken, daha sonra tapınılan tanrıların gücü o kentleri yöneten kişilere verilecektir. Yarı tanrısallaştırılmış insandan, bir zaman sonra artık tanrının ta kendisi olan ve kenti yöneten krallar olarak karşımıza çıkmaya başlanan süreçler, zaman içinde biçim, ad vs değiştirerek kendilerini mutlaka bir şekilde gösterecektir.

Flavius Gratianus Augustus MS 375’ten 383’e kadar Batı Roma’nın imparatoruydu. Paganizm’e karşı Hıristiyanlıktan yana taraf olmuş, imparatorların geleneksel Pagan sembollerini reddetmiş ve Roma Senatosu’ndaki Zafer Mihrabı’nı kaldırtmıştır.
Publius Aelius Traianus Hadrianus, MS 117–138 yılları arasında Stoacı-Epikürik, Aelia Klan’ı üyesi Roma İmparatoru. Hadrian “Beş İyi İmparator’un üçüncüsüdür. Yurttaşların devlete olan borçlarını silmiş, kölelere daha yumuşak davranılması için yasa çıkartmış, tanrılara insan kurban edilmesini yasaklamıştır. (MS 76-138)

 

Tanrılara hayvanlar adak olarak sunulduğu gibi insanlar da aynı hayvanlar gibi adak verilebilirdi. Adakların ne cinsiyetleri ne de yaşları çoğu zaman çoğu yerde önemli değildi. Kişilerin kafasındaki fikirlerin ortaya koyduğu konuların yarattığı olaylar ve bu olayların kendilerine göre yönetilmesi bir anlamda gücü elde tutanların aldıkları/alacaklara kararlara uygun olarak, kafalarında yarattıkları hikâyeyi hayata geçirme, bunun için bahaneler yaratma çabasından başka bir şey değildi… Burada bahsetmiş olduğum, tanrı, kâhin, adak gibi üçleme inanışa bir örnek verecek olursak, Sparta Kralı Menelaos’un büyük kardeşi, Atreus ve Aerope’nin oğlu Agamemnon’un hikâyesi, bu örneğe biçilmiş kaftandır.  Ve fakat burada tapınılan tanrıların adına Agamennon’un fikir yürütüp, insanları buna göre yönlendirmesi ise, yine yukarıda bahsetmiş olduğum tanrılaştırılmış yöneticiler için doğru bir atıf olacaktır.

Bugün için mitoloji o gün için yine soylu ve güçlü kişilere verilen tanrı/tanrıça sıfatıyla ortaya çıkan kişilerin/güçlerin başından geçenler, ortaya çıkan olaylara insanların kattıkları gündelik abartılmış hikâyeler bütününden doğaüstü olaylarla betimlemeler, güçlü konular yaratarak gündemi belirlemiştir. İşte onlardan birisi Paris ile güzel Helena’nın hikâyesidir.

Hikâyeye göre; Paris güzel Helena’yı Troya’ya kaçırmıştır. Paris’in gönüllü mü yoksa gönülsüz mü gitmesi pek bilinmese de bu kaçırılma olayından misilleme olarak öç almak isteyen Agamemnon, Yunanistan’daki bütün kent krallarından en seçkin ordularını devşirip, bu orduları Aulis limanında (bugünkü Bozcaada’da antik bir liman) toplamaya başlar. Kendisi de Truva (Troya) Savaşı’nın komutanı olur. Limanda orduların toplanabilmesi ve buradan Troya’ya varış süreci yıllar alır. Zaten bu sürecin birkaç yılı bu limandaki gemilerin yelkenlerini şişirecek rüzgârı beklemekle geçmesi, herkeste sabırları taşırmıştır. Bu bekleme sırasında aralıksız sürüp giden sütliman havadan büyük bir öfke ve sıkıntıya kapılan Agamemnon; savaş filolarının ve kendinin demirbaş kâhini, tanrıların elçisi Kahkhas’a, durum hakkında akıl danışır. Kahkhas’a göre yelkenleri şişirecek rüzgâr kendiliğinden esmeyecektir: Tanrılar bir kurban istiyordur! Burada hemen araya girmek istiyorum, muhtemelen Kahkhas bu kâhinini, domuz, koyun vb bir hayvanı öldürüp onun iç organlarının durumuna göre bir yorumda bulunmuş olabilir. Kâhinler kehanetlerinde hayvanları kullandıkları gibi kartal vb. güçlü bir kanatlı kuşun uçma seyirlerini ya da doğa olaylarını yorumlayarak yapıyorlardı.

Tanrı Agamennon ve Kahin Kahkhas
Kraliçe Klütaymestra kızı İphigenia’nın Ahilleus arasında nişan yapacağını sanarak çağırmış,fakat gerçeği öğrenince deliye dönmüştür.

 

 

 

 

Kâhin Kahkhas’ın, Agamemnon’un, yıllar önce bir av partisi sırasında tanrıça Artemis’in kutsal geyiğini öldürmesini ve bu yüzden tanrıça, esmesi gereken bütün yellerin önünü kestiğini söylemekteydi. O yüzden tanrıçanın istediği kurban, kendi öz kızı İphigenia’dır! Kâhinin söyledikleri, Agamemnon’un başına bir balyoz gibi düşer. Bağırıp çağırır. Bunu yerine getiremeyeceğini söylediyse de çevresindeki etkin kişiler onu yatıştırır. Zor da olsa tanrıçanın istediği kızını kurban etme işlevi, onun sunağında, geleneğe uygun olarak yerine getirilir. Agamemnon, tanrıçanın istemini yerine getirmek amacıyla, Myken sarayında bıraktığı karısı Clytemnestra (Klütaymestra) ile kızı İphigenia’nın gelmesi için haber salar. Sözde Troya’ya yelken açmadan önce, Fransızların “Asil” dediği Ahilleus arasında söz kesip nişan yapacaktır. Kraliçe Klütaymestra kızını Aulis Limanına getirir, fakat işin içyüzünü öğrenince çılgına döner. Burada yeniden araya girmek istiyorum. Agamemnon’un Trova’ya savaş aşma sebebi, Paris’in Helena’yı Trova’ya kaçırmasıdır. Bunu içine sindiremeyen Agamemnon’un tüm Yunanistan’ın bütün zengin krallarının en seçkin ordularını devşirip başına komutan olarak geçmesinin yanında, Helena’nın kaçırılması, biricik kızı İphigenia’nın bu savaş için gemileri şişirecek rüzgârı bulamaması yüzünden tanrılara kurban edilerek hayatına son verilecek olmasından daha mı önemlidir? Agamemnon’un eşi Klütaymestra da belli ki bu kararı ve Trova için yapılacak savaşın altında yatan ana gerçekleri mutlaka bilmektedir. Belli ki Trova Savaşı tanrının buyruğu ile sözde namus temizlemek için kollarını sıvayan komutan Agamennon ve peşine taktığı zengin krallar ve onların seçkin ordularının aradığı asıl gerçek, işgal ve hazine yağmasıdır. Ve işte o zamanlarda irada gösteren kişilerin, o günün şartlarında tanrılara yürekten bağlı halkı da bu savaşlara inandırmak için kurdukları entrikalara uydurdukları kılıflar, her zaman hatta kendilerinden binlerce sonrası için de, işe yarayacaktır.

Agamemnon’un kızı İphigenia’nın kurban edilme sahnesi.
Artemis ve İphigenia
Artemis ve geyik
Eski Yunan’da kurban. (Pensilvanya Müzesi)

 

 

 

 

 

 

 

 

İphigenia, kurban olarak kesileceği sırada Artemis, bir dişi geyik göndererek, kızın yerine kurban edilmesini ister.  Böylece İphigenia kurban olarak kesilmekten kurtulur. –Hikâye hiç yabancı gelmedi değil mi?- Hikâyenin bundan sonrasında ise Artemis rüzgârı serbest bırakır, Iphigenia’yı ise tapınağına rahibe yapar. Böylece Truva savaşında bir zafer kazanılır. Ve Agamemnon güzel Kassandra’yı da yanına alıp evine döner. Agamemnon’un kızları İphigenia’yı öldürmeye teşebbüs etmesini ve Kassandra‘yla dönmesini sindiremeyen, Agamemnon’un karısı Clytemnestra, sevgilisi Aigisthos ile birlikte Agamemnon’u öldürür.[1] Oğlu Orestes sonradan babasının intikamını alır ve annesi ile sevgilisini öldürür. Başka bir rivayete göre ise de Tantalos gibi havuzda boğularak öldürülür.

Hz. İbrahim’in kurban edilme sahnesini anlatan bir minyatür.

 

 

 

Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçildiğinde, insanları kurban etme eyleminin söz konusu olduğu Hz. İbrahim’in, rüyasında tanrının oğlunu kendisine kurban etmesini istemesi sonucu, uyandığında bu konuyu oğluna anlatması ve tam gerçekleştireceği zaman, Tanrının oğlunu değil, kendisine gönderdiği koçu kurban etmesi öyküsü karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak Tevrat’ta rastladığımız bu hikâye, Yeni Ahit’ten sonra Kurân’da da bazı farklılıklar göstererek yer almıştı. Hz. İbrahim’in Sara’dan olma ikinci oğlu, Hz İshak’ı değil, cariyesi Hacer’den olan oğlu Hz. İsmail’in kurban etmekle görevlendirilmişti. İki kitap arasındaki bu değişiklik, ilk çocuğun (ilk ürünün) kurban edilmesi inanışının rolü ile birlikte, Ortadoğu halkları arasında sıkça görülen çocuk kurban edilmesi geleneğinin tek tanrılı dinlerde son bulması olarak da değerlendirilebilinir. Hristiyanlıkta ise son insan kurban olan Hz İsa, tüm insanlığın günahları adına kurban edilmiştir. Kominyon ayininde Hz İsa’nın son akşam yemeğinde ekmek ve şarabı kendi bedeni ve kanı olarak öğrencilerine sunuşunu anmak amacıyla düzenlenen, Evkaristiya olarak da bilinen ayin, Ortodoks ve Katolik inanışlarda inanç, uygulama, ibadet ve ayin biçimleri olarak farklılık göstermesine rağmen, öğreti bakımından birbirleriyle aynıdır. Hristiyanlık Semavi dinler içerisinde kurbanı sonlandırmış tek din olarak bilinse de özellikle batı Avrupa’daki kimi gruplar arasında pagan inanç sistemlerinin büyü, kurban gibi pratikleri devam etmekte, çocuk kurban etme törenlerine dair kaynaklar yer almaktadır.

IX. Gregorius, Papalık Devleti 1145 ile 1170 arası – ö. Roma 22 Ağustos 1241), 19 Mart 1227 tarihinden 22 Ağustos 1241 tarihine kadar Papalık yapmıştır. Döneminde Altıncı Haçlı seferi düzenlemiştir.

Kilisenin maddi ve siyasi menfaatlerine karşı tehdit oluşturan tüm inanç sisteminin araştırılması amacıyla 13. yüzyılda Papa IX. Gregırius tarafından engizisyon kurumu ve 15. yüzyılda Yüksek Soruşturma Dairesi kurulmuş, sadece sapkın olarak adlandırılan Hristiyanlık dışı inanç sistemlerinin pratiklerini uygulayan insanları değil, cadılıkla yaftaladıkları, çoğu kadın elli binden fazla insanı ölüme mahkûm etmiş, büyük bir bölümünü ise yakarak öldürmüşlerdir. 16. yüzyılda kitlesel bir çılgınlık haline gelen cadı avı, özellikle cinselliğini açığa vuran veya evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların ve toplulukların kabul görüş davranış kalıplarına uygum sağlamakta zorlanan tüm insanların cezalandırılmasıyla sonuçlanmıştır. İşte tarihte “Orta Çağ karanlığı” olarak damgasını vuran bu tarihler, 17. yüzyılın sonlarına kadar süren zaman diliminde, Engizisyon mahkemelerince yargılanan bu kişilerin, yine bu mahkemeler tarafından cadı olduklarının kanıtlanması için son derece barbarca testlere tutulmalarının, insanlık tarihinin bugünkü çağdaş anlayışı yakalamasına kadar geçen süreçte, yakaladığımız ya da halen yakalamaya çalıştığımız “insan olma adına” ne kadar büyük bedellerin ödendiğini anlamamız bakımından çok ama çok önemlidir. Bugün seni sen yapan ne varsa, halen taşların altında gizli bir şekilde gün yüzüne çıkmayı bekleyen, -büyük bir insanlık tarihinin- kendi çağına uygun yarattığı medeniyetini iyi okumak ve tarihe hangi coğrafyada olursa olsun sahip çıkmak, tarihi kentleri, müzeleri gezmek, taşa şekil veren insanı anlamak ve bunu mutlaka gelecek nesillere doğru aktarabilmek için, her ebeveynin önce çocuğundan başlayarak bu bilinci aşılaması gerekir.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar

* https://steemit.com/tr/@eyupyusuf/iphigenia-nin-kurban-edilisi?sort=author_reputation

* https://www.aydinlik.com.tr/troya-ya-gelen-o-unlu-bilici-yasar-atan-kose-yazilari-nisan-2018

* http://www.wiki-zero.co/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQWdlbWVtbm9u

* https://medium.com/@diamondtema/dinler-ve-toplumlarda-kurban-rit%C3%BCeli-tarihi-c77dd7e998de

* Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı Eserleri

[1] Linda Maria Günther, Yunan Antik, 2011, s.28.