Kyanei Antik Kenti / Likya Birliği

Kyaenai, Antalya ili Kaş ilçesine 23 km uzaklıktaki Yavı Köyü’nün üstünde, 240 metre kadar yükseklikteki sarp kayalıklar üzerine kurulmuş antik bir Lykia kentidir. Lapis lazuli “koyu mavi” anlamına gelen Kyaenai, rüzgârın buradaki kayalara çarpmasıyla ortaya çıkan çınlama nedeniyle “Çınlayan Kayalar” adıyla da anılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

“Şehrin ne zaman kurulduğunu bilinmemektedir, ancak ele geçen kitabelerde şehrin tarihinin İÖ 1. bin den beri yüzyıla kadar uzandığını -ortaya koymaktadır.  İnsanlık tarihinin ilk ansiklopedisi sayılan dev yapıtını ortaya koyan Gaius, Pilinius Secundur (Yaşlı Plinius) ve geç devir yazarlarının eserlerinde, kentin tarihine ait fazla bir bilgiye rastlanmamıştır. Bu yazıtlar arasında en uzun oaln Nikostratos oğlu ve Rhodiapolisli Opramoas’ın çağdaşı olan “Jason” adlı vatandaşın çeşitli kentlerde cömertçe para bağışlarında bulunduğu ve değişik zamanlarda 16 Likya kentinin bu şahsa onursal unvanlar verdiği ile ilgilidir. Jason “Lykiarkh” (Likya başkanlığı) unvanını taşımış ve görev süresinin bitiminde Birlik kendisine bilinen onurlandırmaları yaptığında “Moles” adında birisi, bilmediğimiz bir nedenle buna karşı çıkmış ve konunun Antonius Pius’a bildirilmesi gerekmiştir. İmparator yanıtında, Birlik memurları tarafından sunulan kanıtlara dayanarak, Jason’a verilen payeleri onayladığını bildirir. Lykia Birliği sırasında Kykion Ku ibareli sikkelerini tanıdığımız Kyaenai, özellikle Roma egemenliği altındayken büyük bir gelişme göstermiştir. Piskoposluk merkezi olarak kilise kayıtlarında ismine rastladığımız kentin, Akropol’deki Bizans kalıntılarından, bu dönemde MS 5-6. yy’da oldukça ufalmış önemli bir merkez olduğu ve 10. Yüzyılda terk edildiğini anlaşılmaktadır.”[1]

 

                     Kavı Köyü
Kyaenai Antik Kentinin tarihine tanıklık eden keçiler, kentin en büyük müdavimleridir.

 

 

 

 

 

 

 

Roma Devrinde büyük gelişme göstermiş, Bizans döneminde piskoposluk merkezi olarak varlığını sürdürmüş, X. yüzyılda terk edilmiştir. Etrafı 440 metre uzunluğunda surlarla çevrili olan bu yapının, Bizans döneminde de kullanıldığı, yapılan onarım ve üstüne konulan taşlardan anlaşılmaktadır. Batı ve kuzey kısımlarında üç kapısı olan surun Batı duvarının güneş ucunda da dördüncü bir kapısı olduğu tahmin edilmektedir. Tepenin güneyinde, meyile oturmuş, günümüze kadar sağlam gelebilmiş bir tiyatro bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kyaenai şehrinde günümüze kadar gelmiş bir üç, dört bin kapasiteli bir tiyatro vardır. Tiyatronun oturma yerleri yer yer restore edilmeyi beklemekle birlikte, bakımsızlıktan, oturma gruplarının aralarından çıkan makiler, ileride tiyatronun varlığını daha çok tehlikeye sokacak niteliktedir. Tiyatronun önünde şehrin yaşam alanı olan akropol ve her isinin arasında da nekropol yer almaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Duvarlarda tıpkı bir kuş yuvasını andıran nekropollerin, diğer Lykia kentlerindeki gibi sütunlar ve mevcut taş işçiliğinden yoksun olması, burada yatanların soylulardan daha çok, kendine süslü lahitler yaptıramayacak ölçüde yaşayan halka ait olduğunu düşündürmektedir. Tam aksi, yapılmış, taş işlemesinin hâkim olduğu kaya mezarları ise burada yatanların şehrin önde gelenlere ait olduğunu düşündürmektedir. Kayalara oyulmuş mezarların yanı sıra, Roma dönemine ait irili ufaklı çok sayıda lahit mevcuttur. Ağaçların arasında ve bölgenin oldukça geniş arazisine yayılmış bu lahitler, burasına “lahitler şehri” yakıştırmasını boş çıkartmayacak ölçüdedir. Belli ki şehrin kurucuları, asilleri ya da zenginleri, halkın yoksul kesiminin yer aldığı kaya mezarlarının aksine, kendilerini lahitler içinde, daha çok insanların arasında, göz önünde bir mevkide bedenlerinin ve kendilerinin daha çok yaşamasını ve belki de hatırda kalmayı istemişlerdir. Lahitlerin batı kısmındaki lahitler, doğu yamaçta olanlardan çok daha sade, değişik ve bazıları kabartmalıdır. Kabartmalı lahitler, MÖ 350’ye tarihlenmektedir. Diğer lahitlerin hepsi ise Roma dönemine aittir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arkeolojik kazıların yapılmamış olması kent hakkında çok fazla bilgi sahibi olmamamıza neden olmaktadır. Dolayısıyla antik kente ait bir güvenliğin bulunmaması, define avcıları tarafından yapılan kazılar nedeniyle kent her geçen gün daha büyük hasara uğramaktadır. Antik şehrin yakınında yer alan Yavı Köyü sakinleri, bölgenin tek koruyucuları olmakla birlikte, yapılan gezilerde Yörüklerin beslediği keçilerin antik şehrin içindeki yaşamları, şehre aynı zamanda ironik bir hava da katmaktadır.

Likyalıların kentleri, anaerkil toplum yapısına sahip bir toplum olarak gelenekleri, destanlaşan özgürlüklerine düşkünlükleri,  kurdukları kentlerde de kendisini yansıtmaktadır. “Işık Ülkesi” anlamına gelen Likya Uygarlığının sayısız kentleri, yerel kireç taşlarının işlenmesiyle yapılan kaya-lahit mezarları, suyolları ve daha pek çok tarihi kalıntıları saran eşsiz doğa ve deniz manzarası ile günümüze kadar ulaşması, insanlık tarifi mümkün olmayan, paha biçilemez bir mirastır. Bu insanlık mirasına ait bulguların araştırılarak gün yüzüne çıkarılması, tarihe ışık tutacağı gibi, tarih hakkında çok bilgisi olmayan genelin de Anadolu toprakları üzerinde gördüğü her tarihi mirası tek başına Yunanlılara addetme yanlışına bir son verecektir. Böylece Bizans, Roma ve Yunan tarihinden çok daha önce, Anadolu’da yaşamış bu toprakların gerçek sahiplerinin ve kendilerine ait özgün kültür ve kimliklerinin, kendilerinden sonra bu topraklara gelip bu değerlere sahip olanların üstünde nasıl bir etki yaratıp, onları biçimlendirip zenginleştirdiğini de şaşılacak derecede ortaya koyacaktır.

Likya Medeniyeti ile ilgili en eski tarihi kaynaklar Mısır ve Hitit medeniyetlerine aittir. MÖ 2000’li yıllara dayanan bu kaynaklarda, “Luka” ve “Lukka” isimli halklardan bahsedilmektedir. Hitit Kralı Suppliluliuma MÖ 14. Yüzyılda kendisinin “Likya Devleti” ni fetih ettiğini söylemektedir. Tarihte ilk yazılı anlaşma olarak bilinen ve Mısırlılar ile Hititler arasında, MÖ 1280’de imzalanan Kadeş Antlaşmasında bu bölgenin halkı için “denizci Lukka halkı” denilmektedir. İşte bölgeye “Likya” ismini de yine burada yaşayan denizci halk vermiştir. Dolayısıyla Likya ismi tamamen Anadolu halklarına ait bir kelimdir ve buradaki halk ve kültür hiçbir şekilde tamamen Yunan veya Romalılara mal edilemez.

Hitit Kralı IV. Tuthaliya’nın rölyefi

Hitit Kralı IV. Tuthaliya, MÖ 1250 yılında taşlara, “Patara” adını kazıyarak ölümsüzleştirmiştir. Bu yazıtlar, Patara’ya kadar gelişini anlatır. Bu belgeler de bizlere Likya tarihinin ne kadar eskilere dayandığının bir kanıtıdır. Likyalılar ise tarihte ilk federe devlet kuran kavim olarak bilinmektedir. Demek ki Anadolu aynı zamanda demokrasinin doğduğu topraklardır.  Likya Birliğinin toplandığı meclis Patara’dadır. Ünlü düşünür Montesquieu’nün  “Yasaların Ruhu” adlı kitabında yönetim biçimini demokrasi bağlamında “Antik Dünyanın En Mükemmeli” olarak övmüştür. Tabii ki Lykia kentleri, kentler arası kurulan federe devlet olması ve meclis binasıyla ünlenmiş bir bir medeniyet değildir.

Liykia’yı Lykia yapan, her Lykia şehrinde amfitiyatroların, agoranın, kiliselerin, hamamların, su yollarının, limanların, ambar depolarının, su sarnıçlarının, ve saymakla bitmez lahitlerinin olması, kentlere ait kimlikler ve efsanelerle birleştiğinde kitaplara sığmayacak inanılmaz bir külliyatı ayaklarımız altına sererken, bugün için oldukça enteresan bilgilere, belgelere ve tarihin derinliklerinden bizlere seslenen o dönemin insanlarına rastlarız.

Anadolu kıyılarında yaşayan Lukka halkının Apollon’ya olan inancı, bölgede bir Apollo Kültünü ortaya koymuştur. Tıpkı “Likya” isminde olduğu gibi, Tanrı Apollon’nun isminin de Anadolulu olduğu tezi, 1903 yılında U. von Wilamowitz-Moellendorff (1921) tarihinde Apollon’un Lykialı olduğunu ileri sürmesiyle, şimdiye kadar yüzeysel yapılan ve sadece Yunanlılara mal edilmeye çalışılan Anadolu medeniyetleri ve içine barındırdığı her gerçeği gün yüzüne çıkarmayı başarmıştır. Anadolu inanç sisteminde Apollon, dişil ve eril gücün, toprak ve suyun, ödül ile cezanın birleşiminin bir sembolü gibidir. Kız kardeşi Artemis ve Annesi Leto’nun ana tanrıça düşüncesi çerçevesinde şekillenen karakterleri, zamanla onun da karakteristiği olmuş, kimliği içerisinde onlarla birlikte anılmasını beraberinde getirmiştir.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

 

Alıntı ve Kaynaklar:

* http://www.antalyakulturturizm.gov.tr/TR,67859/kyaenai.html

* https://tripcarta.com/25955608796866507680500243959

* Resimler: <a href=”https://www.tripadvisor.com.tr/LocationPhotoDirectLink-g312727-d3523203-i63465368-Kyaneai-Demre_Kale_Turkish_Mediterranean_Coast.html#63465368″> <img alt = “” src = “https: // media-cdn.tripadvisor.com/media/photo-s/03/c8/67/98/kyaneai.jpg “/> <a <br/> Bu Kyaenai Fotoğrafı TripAdvisor’ın izniyle kullanılmıştır.

* http://www.pbase.com/sabbilsel/image/77582479

* https://www.panoramio.com/photo/127068687

[1] http://antalya.batiakdeniz.com/genelbilgi.php?gizlisayfaid=290