Patara (Likya Yolu) Muğla/Antalya

Likya Medeniyeti ile ilgili en eski tarihi kaynaklar Mısır ve Hitit medeniyetlerine aittir. MÖ 2000’li yıllara dayanan bu kaynaklarda, “Luka” ve “Lukka” isimli halklardan bahsedilmektedir. Hitit Kralı Suppliluliuma MÖ 14. Yüzyılda kendisinin “Likya Devleti” ni fetih ettiğini söylemektedir. Tarihte ilk yazılı anlaşma olarak bilinen ve Mısırlılar ile Hititler arasında, MÖ 1280’de imzalanan Kadeş Antlaşmasında bu bölgenin halkı için “denizci Lukka halkı” denilmektedir. İşte bölgeye “Likya” ismini de yine burada yaşayan denizci halk vermiştir. Dolayısıyla Likya ismi tamamen Anadolu halklarına ait bir kelimdir ve buradaki halk ve kültür hiçbir şekilde tamamen Yunan veya Romalılara mal edilemez. Fakat burada yapılan en büyük yanlış, Antik dönemden bahsedilirken, Anadolu toprakları üstündeki medeniyetlere sahip olan başka halkların ve hatta mitolojik tanrıların, bugünkü bilgi eksikliğinden kaynaklı olarak tamamının Yunanlılara ve Romalılara mal edilmesidir. Bu noktada çok derin bilgi eksikliklerimiz vardır. Umarım burada kaleme aldığım konularla, antik döneme ait bulguların yeniden okunmasını sağlarız…

 Patara Antik Kenti

Likya Antik şehrinin uzantısı Antalya’nın Kaş İlçesi’nin Kalkan beldesi yakınlarında bulunan bir antik kenttir, fakat Antalya İline komşu olan Muğla’nın sınırlarına girmektedir. Fethiye Kalkan arasında Xanthos vadisinin güneybatı ucunda bugünkü Ovagelemiş Köyünde yer alan Patara Antik Kenti, Likya’nın en önemli ve en eski şehirlerinden biridir. Patara Antik Kenti’nin adı, MÖ 13. Yüzyıla ait Hitit metinlerinde geçmesi, Antik Çağ’da Likya’ya başkentlik yapmış Xanthos Antik Kenti kadar önemlidir. Patara’nın yazı ve sikkelerinde Likya dilindeki adı “Pttara” olarak geçmektedir. Hellenistik dönemde “Patara” ve daha sonraki Arap kaynaklarında ise “Batara” olarak anılmaktadır.

 

Müziğin, güneşin, şiirin Tanrısı Apollon
Tanrı Apollon’un şifacı oğlu Tanrı Asklepiosa.

Eski antik kentler tanrılarıyla anılmaktaydı ve bu Anadolu halkları inandıkları tanrıların gücüyle ve onlara olan bağlılık ve inanç etkisiyle yaşadıkları şehirlerde onların adına tapınaklar yaparlardı. Bunların içinde kışlık kehanet merkezi olarak da bilinen Patara ve Likya Birliğini içine alan diğer antik kentlerdeki Tanrı Apollon inanışı çok güçlü olduğundan, Apollon’u anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü bu tarihi kentleri, halkları ve onların inanışlarıyla birlikte nasıl bir yaşam sürdürdükleri üzerinden de bizlere bilgi verecek, hayal kurduracaktır.

Anadolu kıyılarında yaşayan Lukka halkının Apollon’ya olan inancı, bölgede bir Apollo Kültünü ortaya koymuştur. Tıpkı “Likya” isminde olduğu gibi, Tanrı Apollon’nun isminin de Anadolulu olduğu tezi, 1903 yılında U. von Wilamowitz-Moellendorff (1921) tarihinde Apollon’un Lykialı olduğunu ileri sürmesiyle, şimdiye kadar yüzeysel yapılan ve sadece Yunanlılara mal edilmeye çalışılan Anadolu medeniyetleri ve içine barındırdığı her gerçeği gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Tabii ki bu savların en gerçek kaynakları da son yıllarda Likya bölgesinde yapılan kazılar sonucunda elde edilen bilgilerdir.  Moellendorff, Apollon’un annesi Leto’nun adının Lykçe “Lada”dan geldiğini, anlamının da kadın olduğunu belirtmektedir. Apollon’un sıfatlarından Apollon Lykeison’un tanrının Likyalı olduğu savın bir parçasıdır.  Ayrıca Apollon ve Artemis’in silah olarak ok ve yay kullanmalarının barbar kökenlerini gösterdiğini ve diğer Olympos tanrıları gibi ayağında sandalet yerine Artemis’le beraber batı Anadolu kökenli bot giydiğini vurgulamaktadır. İleri sürdüğü tezin son savunması olarak da Apollon’un İlyada’da Troialıların yanında yer aldığı için, Akhilleus’a karşı düşmanlığını kanıt olarak göstermekle birlikte, aynı yapıtta Apollon, Poseidon ile birlikte Troia surlarını inşa eden tanrıdır. Herodotos Patara kentinin kurucusunu Su perisi Lykia ile Apollon’un doğduğu yer olarak rivayet etmiştir. Şimdilik şehrin tarihi MÖ VI. ve V. yüzyıla kadar çıkarılmaktadır. Sonuç olarak, Apollon’un kültünün eski bir külte dayandığını ve Homeros’un da bu kült bilgilerini yapıtında kullandığını ileri sürmektedir.  köken tartışmasında Hitit kaynaklarında kapı tanrısı olarak geçen Apulinas adlı tanrının, Apollon olabileceğini de ileri sürmektedir. Tanrının bu kapıları koruyuculuğu olasılıkla Babil’de kapı tanrısı ve aynı zamanda güneş tanrısı olan Şamaş’tan gelmektedir. Tanrı Apollon’da zaman zaman epiphani yapar. Şamaş aynı zamanda Epiphanisi (kapı aralığından insanlara görünme) ile tanınır. Tanrı Apollon’da zaman zaman epishani yapar. Örneğin Didiyma’da yılda bir kere epiphani yaptığına inanılıyordu. Didyma tapınağındaki bilicilik odasının pronaosa bakan kapısı Apollon’un epiohane kapısı idi. Tıbbın ve sağlığın tanrısı olarak bilinen Apollon’un oğlu Asklepios babasına göre daha iyileştirici bir sağlık tanrısı idi. Apollon hastalıkları iyileştirici, uzaklaştırıcı olmasının yanı sıra ölüm tanrısı olarak da bilinmekteydi. Cezalandırmak istediği zaman oklarıyla ölümcül hastalıklar gönderiyordu. Karia bölgesinin önemli kentlerinden olan Knidos’da Apollon’a iki farklı sıfat altında tapınım gördüğü anlaşılmaktadır.

Zeus, Leto, Apollon ve Artemis

Anadolu inanç sisteminde Apollon, dişil ve eril gücün, toprak ve suyun, ödül ile cezanın birleşiminin bir sembolü gibidir. Kız kardeşi Artemis ve Annesi Leto’nun ana tanrıça düşüncesi çerçevesinde şekillenene karakterleri, zamanla onun da karakteristiği olmuş, kimliği içerisinde onlarla birlikte anılmasını beraberinde getirmiştir. Anadolu’nun pek çok kentinde kuvvetli bir yer edinip, büyük saygınlık kazandığı anlaşılan Apollon kültünün, kehanet icrasının verdiği hâkimiyet ve güç nedeniyle kazandığı ayrıcalıklı konumu, siyasi otoritenin de ilgisini çekmiştir. Apollon kültü, güçlü inanç sistemi ve uygulamalarının desteğindeki güçlü bir rahip sıfatının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ve aslında bu kültten gelen anlayış bir bakıma günümüze kadar uzanmıştır.

 

 

 

Patara Xanthos’dan İngiliz Kraliyet ailesinin kaçırdığı ve halen Britch Müzesinde sergilenen Nereidler Anıtı. Xanhos’un en tüksek tepesine yapılan anıtın bulunduğu yerde, bugün bomboş bir tepe vardır.

 

 

 

 

 

 

Likya’dan İngiltere’nin Brithis Müzesine kaçırılan anıtın üstünde masum yüzü ve bakışlı kabartmalar bulunmaktadır.

 

Xanthos’da bulunan bir Nereid (Su Perisi) Heykeli.

 

Nereidler

Anıtın çevresinde 12 heykele rastlanmıştır. Heykeller rüzgarda uçuşan giysili kadınlardan oluşmakta; ayaklarının altında balıklar ve deniz canlıları yer almaktadır. Su perilerine benzeyen bu kadın heykellerin, Yunan mitolojisindeki denizci Nereus ve Doris’in kızları olabileceği düşünüldüğü için, anıt “Nereidler Anıtı” olarak adlandırılmıştır. Asyetik etkilerin ve İon yaşamının eriyik kullanımı ile Nereidler Anıtı, çok özel bir Likya/Anadolu sanatı örneğidir. Mereidler ölülerin son yolculuklarına eşlik eden perilerdir. Denizin ve rüzgarın etkisine açık olan bu periler, faniye gövdelerine yapışmış elbiselerinin içinde sukûneti telkin ederler. Ölüm karşısında fani yolcuları dans ve şarkıları ile eğlendiren temsilidirler.  Likya kalıntıları 1838 yılında arkeolojik olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Kalıntılar ilk olarak Charles Fellows tarafından incelenmiştir. Fellows, kazılar sırasında elde ettiği eserlerin önemli bölümünü Londra’ya götürmüştür. Eserler halen, Londra’daki British Museum’un Likya Eserleri Seksiyonu’nda sergilenmektedir.

Roma Döneminde Likya Birliği’nin başkentliğini de yapan ve üç oya sahip, altı önemli kentinden biri olan Patara Antik Kenti, Hellenistik Dönemde Tanrı Apollon’un kışlık kâhin ve kehanet merkezi olması, sanırım biraz da bölgenin ikliminden kaynaklanmaktaydı. Tabii ki yüzyıllar öncesinde de dünya coğrafyası, bugünkü yaşadığımız anlamda bir bitki örtüsüne benzemiyordu. Dünyaya daha çok ormanlar ve hayvanlar sahipti. Kıyılarımızda bugünkü manada çok yoğun bir nüfus yoktu, ama görünen o ki, iklimsel olarak da tanrıların dahi kış aylarında kıyıları seçmesi, sanırım biraz da soğuğun etkisinden kaynaklanmaktaydı. Patara limanının sevkiyat ve hububat deposu olarak da kullanılıyor olması, burasının tarihler boyunca önemli bir liman ve ticaret merkezi olduğunu bizlere göstermektedir. Doğu Akdeniz’de 3. Hububat deposundan biri Patara’da bulunan Granarium’dur. Patara Antik kenti, Bizans Dönemi’nde de önemini korumuş, “Noel Baba” olarak adlandırılan Saint-Nicholas Patara’lıdır. Hz. İsa’nın havarilerinden Saint Paul, Roma’ya gitmek için Patara’dan gemiye binmiştir ve Patara, Erken Hıristiyanlık Dönemi’nde Piskoposluk merkezi olmuştur.

Zafer Tak’ı, Roma döneminde MS. 100’lü yıllarda yapıkmıştır. Patara Tak’ı, kent yerleşimine girişi belirlemektedir ve kentin onurlandırma anıtı olarak anılmaktadır. 19 metre uzunluğunda, 10 metre yüksekliğindeki takın üzerinde Roma İmparatoru Traian döneminde vali olan Mettius Modestus ve ailesini onurlandıran bir yazıt bulunmaktadır.

Patara’ya girilirken yol üzerinde Likya tipi Roma Devri mezar anıtları görülür. Girişte bulunan üçgözlü Zafer Takı’nın üstünde yer alan kitabede bu yapının, MS 100 yıllarında bölgenin valisi adına yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Zafer takı ve sular altında kalmış üç nefli Liman Kilisesi ve Hurmalık Hamamının kalıntıları vardır. Bunun 100 m. ilerisinde son kazılarda Likya şehirleri arasındaki mesafeyi gösteren yol kılavuzu bulunmuştur. Kılavuz, dünya karayollarının en eski ve en kapsamlı yol levhasıdır. Takın batısındaki tepenin yamaç bölgelerinde, Likya tipi lahitlerin bulunduğu mezarlık alandır. Kentin en güneydeki ucunda bulunan Kurşunlu Tepe şehrin genel görünümünün ve yörenin seyredildiği en güzel köşedir. Bu tepeye yaslanmış ve MÖ 2. Yüzyılda yapılmış olan TiyatroHellenistik Dönem’in özelliklerini taşımaktadır. MS 1. yüzyılın ortalarında birçok Likya kentinde etkisini gösteren şiddetli depremle yıkılmış olduğu anlaşılan tiyatro, günümüzde yeniden inşa edilmiştir. Doğu girişindeki kitabe’de İS 147 ‘deki onarım ve yapılan ekleri anlatılmaktadır. Bugün ise büyük ölçüde plajdan gelen kumlarla doludur. Antik tiyatronun günümüzde büyük bir bölümünü kaplayan bu kumların bütün ören yerini örtme tehlikesine önlem olarak,  kalıntıların önündeki  kumsal alan, Kıbrıs akasyası ve Okaliptüs ile ağaçlandırılmıştır. Bu sayede önü kesilen kum istilasından sonra yapılan arkeolojik kazı ve temizlik çalışmaları ile ören yerleri daha çok gün ışığına çıkacaktır. Patara’nın genel olarak görünümü diğer Likya kentlerinde olan özellikleri göstermez. Bugün ayakta kalabilmiş yapıların çoğu Roma-Bizans  hatta Ortaçağ’a aittir.

Patara Hamamı

Patara Antik Kenti’nde yer alan Vespasianus Hamamı M.S. 69-79 yılında inşa edilmiştir. Hamamın yanındaki patika izlenirse, Patara’nın mermer döşeli ana caddesine ulaşılır. Caddenin ilerisinde Bizans Kalesi’nin geniş duvarları ile karşılaşılır. Bu kalenin doğusunda Korint Tapınağı ve batı ucunda Bizans Kilisesi yer alır.

Patara Tiyatrosu (M.Ö.2.yy.) bir yamacın eteğine kurulmuştur ve tahmini 10.000 kişiliktir. Tiyatronun kumla kaplı olan bölümleri temizlenmiş ve yapı ortaya çıkarılmıştır.

 

 

2000 Yıldır Ayakta Kalan Dünyanın Eski Deniz Feneri

Dünyanın ilk deniz feneri Likyadadır.

Deniz Feneri’nin üzerinde bulunan yazıt Fener’in, Roma İmparatoru Nero tarafından MS 64/65 yılında yaptırıldığı göstermektedir. Dünyanın en eski deniz feneri Mısır’daki İskenderiye olarak biliniyor. Ancak fenerden geriye tek bir yapı taşı yok. Ayakta kalan en eski deniz feneri ise İspanya’nın Lacarunya kentinde bulunuyordu. Ancak bu fener de 19. yüzyılda yeniden inşa edildiği için orijinal değil. Üstelik Patara Deniz Feneri, Lacarunya’dan 60 yıl daha eski. Patara Deniz Feneri’nin yapı taşlarının da tamamı duruyor.

Roma İmparatoru Neron yaklaşık 2000 yıl önce Patara’ya iki deniz feneri yaptırmış. Asırlarca denizcilere yol gösteren fenerler büyük bir tsunamiyle yıkılmış. Tsunaminin izleri fenerin üzerinde hala durmaktadır. Patara Feneri dünya üzerinde 2000 yıl ayakta kalabilen tek fenerdir. Günümüzde onarılmayı bekliyor.

Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt Dönemi’ne kadar süren Patara Limanı’nın bu önemi Akdeniz Ticaret yollarının üzerinde korumalı bir limana sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yerleşim yerleri de antik şehir bölgesine yakın yerlerden oluşmakla birlikte, bu yoğunluktan nasibini alan kent merkezi zaman içinde körfez ile doğudaki liman arasındaki teraslara yayılmıştır.

1600 metre derinlik ve 400 metre genişliğini zaman içerisinde coğrafya hareketleri yüzünden kaybetmesi sonucu kumlarla dolmasıyla, gemiler limana yanaşmada zorluklar yaşamışlardır. Bu durum Patara’nın yavaş yavaş önemini yitirmesine neden olmuş, bunlara ek olarak 7. Yüzyılda yoğun olarak Anadolu kıyılarına yapılan Arap akımları, kıyıda yaşayan halkın bölgeyi terk ederek daha güneye ve iç kısımlara yerleşmesine neden olmuştur.

Patara Antik Kenti, 1811-1812 yılları arasında İngiliz deniz kuvvetleri kaptanı Beaufort tarafından tekrar keşfedilmesi ile tarih sahnesine bir kere daha çıkmış, 1842 yılında C. Fellows ve mahiyetindeki adamları ile günümüzde British Museum’da sergilenen Xanthos’un ünlü anıtlarını yükledikleri liman da Patara’ya aittir.

 

  Xanthos Nehri
Patara’an İngiltereye kaçırılan bir Xanthos soylusuna ait olan Lahit de Britich Müzesindedir.

 

 

Likya taş kabartmalarından da görüleceği üzere, Likyalıların yaşam biçimlerinin Anadolu’da Hitit ve Mısır uygarlığı ile ne kadar örtüştüğü ortadadır. Tabii ki burada yapılan deniz ve kara ticaretinin çok büyük bir etkisi vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Xanthos vadisinin deniz ile buluştuğu yerdeki son şehri ve Likya’nın en büyük liman kapısı olan Patara, günümüzde Akdeniz’in en temiz sahilinin hemen yanı başındadır. Xanthos (Eşen) Çayı’nın getirdiği alüvyonlarla limanı doldurmasıyla deniz ile ilişkisi kesilen antik liman bataklık ve göl halini alıp üstü çalılarla sarılınca kaderi değişmiştir. Bataklıkta oluşmuş olan “ılgınlar” (Tamarix sp.) zaman içinde bölgenin kendine has bitki dokusunu oluşturmuştur. Günümüzde ise tarih ve turizm açısından oldukça önemli bir yere sahip olan Patara, özellikle yaz aylarında pek çok turisti ağırlarken, Türkiye’de geçirilen tatili de eşsiz kılmaktadır. Sahip olduğumuz bugünkü teknoloji ve anlayış ile o zamanın insanını anlamak elbette kolay bir mesele olmasa da bizden yüzyıllarca yıl önce bu topraklarda yaşamış insanların geçtikleri toprakları adımlayarak süren bir tatil geçirmek, sanırım herkesin özlediği ama pek nasip olmayan büyük bir değerdir.

Silvan Güneş                                                                                                                                                                                                                                      Biyografi Yazarı