Likya Birliği’nde Klasik ve Roma Dönemine Genel Bakış ve Neokoros Unvanı

Antiphellos Antik Kenti Antik Tiyatrosu

“Likya’daki ilk yerleşimler zamanla kentlere dönüşmüş, Antik Dönem’de de büyüyerek gelişmiştir. Klasik Dönem’den itibaren genellikle surlarla çevrili akrapol, nekropoller ve evlerden oluşan yerleşimlerin izleri çok net olmasa da gelişim süreçleri göstermiştir. Az sayıda tapınak ve sarnıçlar olsa da bu döneme ait kamusal binalar ve halkın toplandığı meclis ve tiyatro gibi binaların olup olmadığı konusunda daha derin araştırmaların yapılmasına muhtaçtır. Yalnız Antiphellos Antik Tiyatrosu Helenistik Dönem’e tarihlenen ve Likya’nın tek Helenistik tiyatrosu olduğunu ifade eden M. Zimmermann, bu tiyatronun dışındaki tüm Likya tiyatroların Roma tiyatroları olduğunu savunurken[1] (Antiphellos Antik Kenti geniş bilgi için bkz. http://blog.delphinhotel.com/antiphellos-antik-kenti-likya-birligi/) H. Y. Özbek ise Likya tiyatrolarını kapsayan çalışmalarında Pınara ve Arykanda tiyatrolarının Helenistik Dönem’e ait olduğunu savunmaktadır.[2]

 

Pınara Antik Kenti Antik Tiyatrosu
Arykanda Antik Kenti Antik Tiyatrosu
Anadolu’da “Küçük Asya” olarak tanımlanan bölgenin sınırları resimdeki gibidir.

(Pınara Antik Kenti hakkında geniş bilgi için bkz. http://blog.delphinhotel.com/pinara-antik-kenti-likya-yolu-antalya/)

Arykanda Antik Kenti hakkında geniş bilgi için bkz. http://blog.delphinhotel.com/arykanda-antik-kenti-likya-birligi/

 

 

 

 

 

 

Likyalılar ya da Likya toplumu Klasik Dönem’de dış etkilere karşı kapalı yaşamış bir toplulukken, Romalıların yayılmacı politikaları karşısında birçok alanda kültürel değişime ve asimilasyona uğradılar. Barış ve güvenliğe önem veren Likyalılar İmparatorluk döneminde bolluk ve ferahlığa kavuşmuş, imparatorluğun ilk iki yüzyılı boyunca Anadolu kentlerinin gelişiminde ve mimarisinde olumlu değişiklikler sağlamış, hatta Küçük Asya’nın eyalet sisteminde kurulmuş kentler büyük rol oynamışlardır. Roma’nın gelişme politikalarından biri olan ve özellikle İ.Ö. II. yüzyıldan itibaren artan askeri ve sivil koloniler belli ekonomik nedenlerden ötürü Anadolu’da çok azdır, Likya’da ise görülmemektedir. Arkeolojik ve epigrafik buluntular ile sitlerdeki kalıntılar hayat standartlarındaki artışı ve kentli nüfusun gelişimini doğrulamaktadır. Bunun yanında bir “Roma Gölü” haline gelen Akdeniz’deki ulaşım yolları üzerinde bulunan Likya’nın ayrıcalıklı konumunu da göz önünde bulundurmak gerekir. İmparatorluğun gözalıcı izleri karakteristik Roma mimarisi ile donatılmış, değişime uğramış kentlerde görülür. Likya topluluğu, Romalıların yönetimine girmiş olsa da uzun zamandır var olan dil, din ve kurumlardaki Helenleşmeye rağmen Roma’nın tekdüzeliğine karşı bir tepki göstermiştir. Likyalılar kimliklerine ve bağımsızlıklarına o kadar düşkünlerdir ki, Romalıların eyalet sistemine geçmeden önceki dönemde Rodoslulara gösterdikleri direncin İ.Ö. 167’den itibaren bağımsızlıkla sona ermesi[3] bunun bir göstergesi olmuştur. Likya’nın Klasik Dönem’de dış etkilere karşı kapalı olduğunu ortaya koyan Dilbilimci A.V. Schweyer, onomastik[4] üzerine yaptığı araştırmada 236 adet Likya dilinde yazılmış Likya ve Anadolu ismine karşılık 15 adet Yunan ve 1 adet Pers ismiyle karşılaşması, bizlere kültür ve değişikliğin sadece küçük sayıda yönetici sınıfını etkilediğini göstermektedir. İmparatorluk Dönemi’nde isimler incelendiğinde de bu alanda büyük bir değişikliğin olmadığı görülebilir.

 

Büyük İskender

Büyük İskender’in Likya’dan geçişi İonya’da görülenlerin aksine Likya’da büyük bir değişime yol açmaz. Roma’nın Likya’yı himayesi altına alması Likya Birliği’ni ortadan kaldırmaz. Yüksek kademedeki askerleri görevlilerin önemini tamamen kaybetmelerine rağmen geleneksel kademeli görevliler gerçek politik güçleri büyük ölçüde azalmış olsa da görevlerine devam etmişlerdir.[5] Claudius’dan itibaren Roma kültü ve tanrı Augustus Likya’ya gelir. Büyük ve tanınmış bir aileden gelen Archiereus, bölgenin başrahibi, imparatorluk kültünün de sorumluluğunu alır.[6] Bunu izleyen süreçte Letoon’da bulunan federasyon kutsal alanında birisi Julio-Cladius diğeri de Hadrian döneminde olmak üzere tanrılaştırılan imparatora adanan 2 adet Sebasteion[7] ile Sidyma’da imparatorluk kültüne ait bir eyalet tapınağı kurulur. Sebasteion ulu anlamına gelmektedir ve Latince Augustus sözcüğünün Yunanca karşılığıdır. Augustus M.Ö. 27 – M.S. 14 yılları arasında hüküm sürmüş Roma İmparatorluğu’nun ilk imparatorudur. Tam olarak adı Gaius Octavius Thurius olarak doğmuş ve Sezar’a evlatlık edinilmesinin ardından Gaius Julius Caesar Octavianus adını almış, M.Ö. 44 yılında Sezar’ın ölümünün ardından onun varisi olmuştur.

Ertesi yıl Octavius, Marcus Antonius ve Marcus Aemilius Lepidus‘la birlikte güç birliğine giderek “İkinci üçlü hükümdarlık”, triumvirlik olarak bilinen askeri diktatörlüğü oluşturdu. Bir Triumvir olarak, Octavianus konsüller Hirtius ve Pansa‘nın ölümlerinin ardından konsül güçlerini elinde topladı ve kendini sürekli olarak seçtirerek Roma ve eyaletlerinin büyük bölümünü bir otokrat şeklinde oldukça etkili bir biçimde yönetti. Üçlü yönetim, hükümdarlarının arasındaki kişisel ihtiraslar sonucunda çöktü. Lepidus sürgüne gönderilirken, Antonius M.Ö. 31 yılında Octavianus’un ordusuna karşı kaybettiği “Actium Savaşı”nın ardından bir suikast sonucu öldürülmüştür.[8] Kentlerdeki yapıların ve yazıtların incelenmesi sonucu elde edilen veriler imparatorluk kültü tapınakları ve onların başrahibinin önemini ortaya koyar. Çünkü bunun için kentlerin “neokoros”[9] unvanını kazanmaları gerekmektedir. Neokoros unvanı nedir derseniz, “Neokoros, Roma’ da şehirlere verilen imparatorluk propagandası yapma hakkıdır. Bu hak şehirlere bizzat Roma imparatoru tarafından verilir. Neokoros hakkını kazanan şehirler imparator adına tapınak yapar tapınağın içine de imparatorun ve onun ailesinin heykelleri yapılır. Bu tapınaklardan daha sonra Sebasteon adını almış ve buralarda kazanılan savaşların propagandası da yapılmaya başlanmıştır. Kelime Yunancada (neo+koros) tapınak bekçisi, temizlikçisi anlamına gelmektedir. “Naos” muhafaza etmek, korumak, bakmak, anlamına gelen “koreuo” fiilinden gelmektedir. Anadolu’da neokoros unvanını kazanan ve bu uygulamanın başladığı ilk şehir Efes’tir. Aynı zamanda Efes bu hakkı beş defa kazanmıştır. Roma imparatorluğun da 37 şehir neokoros hakkını kazanabildi. Çünkü imparatorluğun propagandasını yapacak şehir ilk önce imparator tarafında beğenilir daha sonra Roma senatosunun oylamasından geçerdi. Bu hakkı kazanan şehirlere hatırı sayılır bir miktarda altın yardımı yapılırdı. Aynı zamanda bu şehirler insanlar tarafından ziyaret edilir ve kente tarım ve ticaret haricinde bir ek gelir sağlanırdı.[10] Myra, Patara, Telmessos, Tlos ve Ksanthos kentleri “Likya halkının meyropolisi” unvanını elde etmiş ve erken dönemlerde imparatorluk kültüne bağlanmış kentlerdir. Ksanthos’da resmi bir sübvansiyon[11] sayesinde Caesar (ya da Octavius) adına İ.Ö. 30/29 yıllarında bir tapınak kurulmuştur. Tlos’da Augustus “Evren’in kurucusu” ve Myra’da da “Dünyanın ve denizlerin hâkimi, hayırsever ve Evren’in koruyucusu” olarak nitelendirilmiştir.[12]

 

Roma İmparatoru Augustus
Sultan I. Aladdin Keykubat

“İmparatorluk kültü, Roma’nın ilk imparatoru Augustus ile beraber tesis edilmeye başlanmış ve İ.S. 3. yüzyılın sonlarına ya da erken 4. yüzyıla kadar devam etmiş”[13] olsa da aslında bu söylemler bu topraklarda yüzyıllar boyunca süregelmiş ve krallıklarla, imparatorluklarla ya da daha çok Asya topraklarında Türklere ait padişahlıkla yönetilen toplumların başına geçmiş her bir liderinin kendisi için telaffuz ettiği/ettirdiği cümlelerde de görülmektedir. Örneğin: 1221’de o zamana kadar ki adı “Colonoros/Kolonoros” olan ve I. Alaaddin Keykubat’ın kuşatıp şehri aldıktan sonra adını “Alaiye” yani “Alaaddin’in şehri” olarak değiştirdiği Alanya’da, I. Alaaddin Keykubat’ın Alanya Kalesi’ndeki ilk kumandanı Akşabe Sultan tarafından yaptırıldığı, mescidin girişindeki kitabedeki yazıdan anlaşılmakla birlikte, bu kitabede; “Tanrı yerin ve göklerin gaiplerini bilir. Allah’ın Mescidini ancak O’na ve ahret gününe inananlar imar ederler. 1230 yılında yüce Sultan Alaaddin’in günlerinde, Tanrının rahmetine muhtaç zayıf kulu Akşebe yaptırdı.” yazması, bu geleneğin ne kadar uzun yıllar sürdüğünü göstermektedir. Sultan I. Alaaddin Keykubat Alanya’da namı: “Kettanizade Ebür Rahaoğlu Halepli Ebu Ali’ye yaptırdığı Kızıl Kule’nin küçük giriş kapısının sağ üst bölümündeki kitabenin güney tarafına düşen som mermer üzerine Selçuklu sülüsü ile yazılmış bir kitabede kendini “Bu mübarek burcun yapılmasını efendimiz büyük sultan, ulu şehin şah, ümmetlerin hâkimi, cihan sultanlarının sultanı, Allah’ın kullarının muhafazacısı, tanrı beldelerinin hamisi, din ve dünyanın yücesi, İslam’ın ve Müslümanların yardımcısı, alemlerde adaletin dirilteni, mazlumları zalimlerden ayıran yerlerde tanrının gölgesi, kahredici devletin celali, galip devletin medetçisi, adalet ve insafın dirilticisi, kara ve iki denizin sultanı, insücinin sığınağı, doğu ve batının koruyucusu, Selçuk ailesinin tacı, Meliklerin ve sultanların efendisi, fatih babası, emirül mü’minin bürhanı, Kılıçarslanın oğlu, Keyhüsrevzade Keykubat Tanrı saltanatını muhallet etsin emretti.” yazmaktadır. I. Aladdin Keykubat’ın yine kendisi için yazdırdığı başka bir kitabede, “Kara ve denizin sultanı, Arap ve Acem ülkesinin sahibi” olarak nitelerken, 1231 yılında yaptırdığı Alara Han’daki kitabesinde, “Rum, Şam, Ermeni ve Frenk memleketinin fatihi” unvanını da almıştır.

Sultan I. Alaaddin Keykubat’ın Alanya Kenti’nin girişinde yer alan heykeli.

Sultan I. Aladdin Keykubat’ın Colonoros’u aldıktan sonra buraya “Alaiye” yani “Alaaddin’in Şehri” adını vermesi, aslında yukarıda bahsetmiş olduğum Roma’da şehirlere imparatorluk propagandası yapma hakkına sahip olduğu anlamına gelen “neokoros” unvanını, kendi elleriyle adını verdiği şehre vermesi arasındaki benzerliğin bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Zaten sonrasında da görüleceği gibi kendi adıyla onurlandırdığı Alaiye yani bugünkü Alanya kentine yaptırdığı kaleler, saraylar, hanlar, tersane, Kızıl Kule,  camiler, Av köşkleri gibi daha nice yapıların hepsi kendi adıyla anılacağından, dolayısıyla adını verdiği şehrin her bir imarı kendi adını taşıyacağından, yine bu yapılarda adıyla onurlandırılmış olacaktı.

 

 

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar

[1] Zimmermann 2004, 103.

[2] Özbek 1991, 287.

[3] Le Roy 1987, 41,47.

[4] Onomastik, dilbiliminin özel isimleri inceleyen bir dalıdır. ​Onomastikçiler arasında, dilin tüm sözcüklerinin özel isimlerden türediğini iddia edenler dahi vardır. Yunanca onomastikostan gelir. Onoma sözcüğü ad, adla ilgili demektir.

[5] Sartre 1997, 116.

[6] Sartre 1997, 93.

[7] des Courtils 2003, 133.

[8] (daha geniş bilgi için bkz. https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQXVndXN0dXM”).

[9] “Neokoros” kelimesinin anlamını ilk kez Büechner (1888: 2), “bir tapınağın günlük rutininden sorumlu kişiler, tapınak koruyucusu” olarak açıklamıştır. Büechner’in bu çalışması daha sonraki çalışmalara ışık tutmuştur. Kelime, Hellen ve Roma uygarlıklarında birbirinden farklı iki anlamda kullanım görmüştür. En eski anlamına göre, neokoros kelimesi “tapınakla ilgili çeşitli sorumlulukları yerine getiren, kentin dini organizasyonunda görevli bir devlet memurunu” belirtmiştir. Sonradan ortaya çıkan fakat daha yaygın olarak kullanılan şekliyle ise söz konusu kelime ile “Roma Senatusu ya da bizzat Roma imparatorları tarafından Kıta Hellas ya da Küçük Asya’daki kent devletlerine bahşedilen bir unvan” ifade edilmiştir. Dolayısıyla Bunson2 da imparator kültünü, “imparatoru onurlandırmanın dini, politik ve sistematik uygulaması, imparatorun ilahi varlık olarak görülmesi” olarak tanımlamıştır. Kaynak/Alıntı: (Doç. Dr., Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sıhhiye – ANKARA.)

[10] https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTmVva29yb3M

[11] Sübvansiyon ya da destekleme, devletin kişi ya da kurumlara mal, para veya hizmet biçiminde yaptığı karşılıksız yardımları ifade eder.

[12] KURKÇU, Mehmet, İmparatorluk Dönemi’nde Likya Kentleri Üzerine Bir Sentez, s. 219. <

https://www.academia.edu/1777339/%C4%B0mparatorluk_D%C3%B6neminde_Likya_Kentleri_%C3%9Czerine_Bir_Sentez?email_work_card=title>, alıntı tarihi: 25.11.2019

[13] “ÜRETEN, Hüseyin, TRALLEIS: AUGUSTUS NEOKRATI ΝΕΩΚΟΡΟΣ ΤΟΥ ΣΕΒΑΣΤΟΥ, Hel Yayınları, Ankara 2016, 78 sayfa. ISBN: 9786054734511” Ayşen SİNA, Kitap değerlendirme. S 256. http://www.karam.org.tr/Makaleler/1675801004_17.Ay%c5%9fen%20S%c4%b0NA-Kitap.pdf