Roma İmparatorluğu Yönetim Şekli ve Sınırları

Roma İmparatorluğu (Latince, Imperium Romanum’), Roma Cumhuriyeti’nin Augustus liderliğinde MÖ 1. yüzyılda yeniden örgütlenmesiyle kurulan Antik Roma Devletidir. İmparium, “bölge, vilayet” anlamına gelmektedir. Roma İmparatorluğu Romalıların Avrupa’daki egemenliği altında kalan kısmı için kullanılmaktaydı. Roma kent sınırlarının aşılması ve yayılması imparatorluk döneminden çok önce güdülen bir politikaydı. Ve eğer zeki bir liderseniz, güttüğünüz politikalar da akılcı olmakla birlikte planlı, programlı, stratejide her türlü donanıma sahipseniz, ekibiniz güçlüyse ve herkes buna hizmet ediyorsa, o güdülen politikaların gerçekleşmemesi mümkün değildir. Roma İmparatorluğu tarihte bu bağlamda önemli bir örnektir. Roma imparatorluğu en geniş olduğu dönemde dahi yaklaşık olarak 5.900.000 km² büyüklüğündeyken “klasik antikite “döneminin en geniş imparatorluğuydu.

Roma İmparatorluğu uzun süre Akdeniz çevresinde sürdü. 375 yılında Kavimler Göçü’yle başlayan karışıklıklardan sonra 395 tarihinde doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı Roma İmparatorluğu, Kavimler Göçü nedeniyle Avrupa’ya gelen Cermen kavimlerinin saldırısı sonucu 476 yılında yıkıldı.

Biz bu tarihe Batı Roma tarihinin geleneksel çöküş tarihi olarak 4 Eylül 476’yı gösterebiliriz. Peki kimlerdir bu Cermenler? Cermenler bugünkü Almanya, Avusturya, Bohemya ve Polonya’nın batı bölümünü kapsayan ve çok sonraları hepsini kapsayan bu coğrafyaya “Cermanya” adı verilen, MÖ 3. Yüzyıldan 9. Yüzyıla kadar yaşayan halk veya bu halktan olan kimselere denir. Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Kavimler Göçü ile Cerman halkı da Avrupa’ya yol almıştır. Bugün Hollandalılar, Almanlar, Avusturyalılar başta olmak üzere; İngilizler, Flamanlar, İskandinav halkları (Danimarkalılar-Danlar, Norveçliler, İsveçliler, İzlandalılar, Faroeliler), Almanca konuşan İsviçreliler ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Afrikaner halkı tarihte “Cerman Halkı” olarak geçmiştir.

Kavimler Göçü: 350-800 yılları arasında Avrupa’ya yapılan şiddetli insan göçüdür.[1]

İlk dönem kavimler göçü Roma İmparatorluğu ve Hunlar arasında yoğun sınır değişikliklerini kapsar. İlk gelen göçmenler; Hunlar, Slavlar, Ön Bulgarlar, Anglasaksonlar (5. yüzyıldan itibaren Romalıların “Britanya” olarak isimlendirdiği, adayı istila eden ve 1066’daki Norman İstilası’na kadar yöneten Angluslar, Saksonlar, Jütlerden oluşan halk), Vandallar ve Franklardır. Tarih adamları bunları da German kabileleri[2] olarak tanımlasalar da bu konuda çokça araştırma ve yayın yapılması insanlık tarihine daha büyük ışık tutacaktır. Daha sonra  İkinci dönem kavim göçleri başlamıştır ve bunlar da birincinin devamı olarak nitelendirilmektedir. Bu göçler 4. yüzyıl ortalarında Hunların Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki bölgeden Don ve Volga nehirleri arasındaki bölgeye kaymaları ile başlamıştır. İkinci göçlerde Türk Macar ve Viking göçleri devamında süregelen Moğol İstilaları, Kuzey Afrika, Anadolu ve Avrupa’da önemli değişikliklere sebep olmuştur.

Doğu Roma İmparatorluğu ise varlığını “Bizans İmparatorluğu” olarak 1453’e kadar sürdürdü. 1453’de Osmanlı İmparatorluğu’nun yedinci Padişahı II. Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle kent Türklerin eline geçse de yine bir İmparatorluk olan Anadolu toprakları, Anadolu’da o zaman kadar yaşayan tüm halkların yaşamasına –vergiye bağlayarak- izin vermekle kalmadı, maksadını aşan pek çok imtiyazlar dahi verildi. Bu imtiyazlar adım adım büyüdü dağ oldu, sonra adı “kapütilasyonlar” oldu ki, bu kapütilasyonların gerçekte ne olduğunu anladığınızda, aslında toprakların harita üstünde imparatorluk olarak ismi olan ve fakat tüm ekonomisi, sosyal hakları, eğitimi, sağlığı, sanayisi bu toprakların ana sahibi olan Türk olanların dışında herkese sunulduğu; Türk halkının ise dağ çobanlığından kurtulamamış, her savaşta en ön safhalarda o cephe senin bu cephe benim vatanın sürekli askerliğini yapıp çokça hayatını kaybedip şehit olmuş tarafından başka bir şey değildi. 1900’lü yıllara gelindiğinde bu topraklar artık tümden elimizden çıkmış ve Mustafa Kemal adında, kökleri tanınmış, zengin bir aileye dayanmayan, sıradan bir Yörük çocuğunun Anadolu’da başlatmış olduğu Milli Mücadeleyle, bu toprakları yeniden düşman askerlerinin elinden alarak sınırları “Türkiye Cumhuriyeti Devleri” olarak çizenden bu günlere kadar gelmişti. 1453 tarihinde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan kendisini Batı Romanın bir devamı olarak görmüştür.  Hatta 29 Mayıs Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Feridun Emecen bu meseleyi şöyle anlatmaktadırlar. “Fatih, bu şekilde kendisini Bizans’ın varisi bir imparator gibi telakki etmeye başladı. Osmanlı kaynakları, Fatih için ‘Kayser-i Rum’, yani ‘Roma İmparatoru’ tabirini kullanır. Fatih ikinci Roma’yı, yani Bizans’ı aldıktan sonra asıl Roma’yı hedef olarak gösterdi. Bu hedef ise Roma’nın hâkim olduğu bütün topraklara hâkim olmak şeklindeydi. Bir nevi Kızılelma ülküsü! Bu zihniyeti ve cihanşümul bir imparatorluk fikrini aşılayan ve bunu hedef olarak belirleyip haleflerine yol gösteren bir sultandır. Onun izinden Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman yürüdü. Her ikisinin de faaliyetlerine baktığımızda arka planda Fatih’in hedeflerini görürüz.”[3] Mustafa Kemal Atatürk, yeryüzünde şimdiye kadar monarşik ve oligarşik şartlarda doğar doğmaz yöneticiliğini/liderliğini kazanmış ve bu düzeni kuranların da yönettikleri halka bunu sindire sindire kanıksattığı bir dünya düzeninde; tarihte ilk defa sıradan bir aile çocuğu olarak tüm bu anlayış, zihniyet, bakış açısı ve yönetim şeklinin boyun eğilmiş düzenine başkaldırıp, görünürde halkını kurtarırken; aslında tüm dünya halklarına örnek olmuş tek bir kahraman olarak tarihe geçmiştir. Tarih meraklıları bunu iyi okumalı ve anlamalıdır.

Augustus‘un otokrasisinden yüzyıllar önce Roma (Roma Krallığı ve Roma Cumhuriyeti) zaten İtalyan Yarımadası‘nı aşmış, önemli rakiplerini yenilgiye uğratmıştı. Otokrasi, monarşinin bir çeşididir ve otokrasiye göre; yönetici, bütün siyasî yetkileri tek başına elinde bulundurur. Fakat monarşinin aksine yönetim miras yoluyla kalmamış, kişi tarafından ele geçirilmiştir. Monarşi ise tamamen bir aile saadetidir ve seçim dışı yöntemlerle sürekli aileden gelen bir kişinin kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan, hakan gibi sıfatlarla her türlü yetkinin tek sahibi olan kişidir. Hükümdar öldüğünden yine onun soyundan gelen kişi tüm sahip olunan sınırları dilediği gibi yönetir. Augustus’un reformları Roma Devleti’ni bir imparatorluğa çevirmiş, 3. yüzyılın sonlarındaki Roma İmparatoru Diokletian’ın reformuna kadar sistem büyük oranda değişmeden devam etmiştir. Diokletian reformu imparatorluğu tetrarşiye dönüştürmüştür. Tetrarşi; Antik Romalıların MS 3 yüzyıl sonlarında devleti daha kolay idare edebilmek için uyguladıkları sistemin ismidir.  Her ne kadar Diokletian’ın sunduğu politik sistem kısa bir süre boyunca varlığını korusa da, imparatorluğun ikiye bölünmesine yol açmıştır. Bu da Roma’nın egemenliğinin iki yüzyıl boyunca daha Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak sürdürmesini sağlamıştır.[4]

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı


[1]  John Hines, Karen Høilund Nielsen, Frank Siegmund.

[2] Bury, J. B., The Invasion of Europe by the Barbarians, Norton Library, 1967.

[3] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/cag-acan-hukumdar-fatih-sultan-mehmet/1827164

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Roma_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu#:~:text=%C4%B0mparatorlu%C4%9Fun%20bat%C4%B1daki%20k%C4%B1sm%C4%B1%20olan%20Bat%C4%B1,%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu’nun%20yedinci%20Padi%C5%9Fah%C4%B1%20II.