Sultan Alaaddin Keykubat Kolonoros’u 1221’de Fethedip Adını Alaiye Olarak Değiştirdi (4. Bölüm)

Yazı serimi takip ediyorsanız bundan önce okumanız gereken I., II. ve III. bölüm olduğunu da biliyorsunuzdur. Çünkü bu yazı serisinin hepsi birbirinin devamı. Açık söylemek gerekirse sizlerle takriben bundan tam 800 küsur yıl önce kaleme alınmış bu metinlerin, en azından Alaaddin’in ölümünden kırk yıl sonra yazılmış bir eser olduğunu da hesaba katacak olursak, burada paylaştığım bilgilerin yine de dönemi, yaşantıyı, bakış açısını ve Alladdin Keykubat’ın nasıl bir lider olduğunu öğrenecek, yaşantısı hakkında fikir sahibi olurken zamanı, dönemi, anlayışı da anlamaya çalışacaksınız.

Hatırlayacağınız üzere Sultan Alaaddin, Alanya surlarının dibine kadar gelip, Alanya’nın o meşhur yarım adasını denizden ve karadan kuşatmıştı. İşte endişeye kapılan. Krl Vart ile olan görüşmeler bu yazımızda aktaracağım. Şimdi arkanıza dayanın ve hep birlikte tarihin derinliklerine inmeye devam edelim…

“… O arada akıllı ve güzel konuşan bie elçiyi, duyduğu bağlılığı, saygıyı ve sevgiyi ve aşağıdaki sözleri ihtiva eden bir mektupla Sultan’a gönderdi: Şiir;

‘Önce Yaradan’a şükürler olsun. İyi, kötü O’nun vasıtasıyla açığa çıkar.

Firuze renkli gök kubbeyi yukarıdan tutan O’dur.

Mavi leğenin lambasını (güneş,) yakan O’dur.

O can bağışlayan ve rızık veren Tanrı’yı tasvir etmekte dil aciz kalır.

O’nunla ümit olduğu gibi korku da vardır. Her an O’na binlerce şükür olsun.

O yüzyüze padişahın tahtının üzerine bendenizden yüzbinlerce övgü olsun.

O büyük şahlar şahı uluğ  Keykubat’ın ışığından alem mamur olsun.

Dünyanın seçkini, Selçukluların övüncü olan onun bezminde Zöhre yıldızı sâkilik yapsın.’

“Siz padişahımız duymuşsunuzdur ki, bu sarp kale ta Dara[1] ve ve Huşeng[2] devrinden, İskender ve Kayser zamanından beri bu naçiz kulunuzun ataklarının ve dedelerinin ikamet ettiği, düşmanların ve muhaliflerin kıskandığı bir yerdi. Hiçbir güçlü padişah orayı almak için savaşı göze alamadı. Cihanı Yaratan, yeryüzünde başı göğe değen böyle bir yer yaratmadı. Burada kıyamet ve hesap gününe kadar yetecek hadsiz hudutsuz zahiriye ve teçhizata sahibim. Bu kalenin zirvesinde hadise yaratan ve beyhude dönen feleğin eziyetinden uzak idim. Gökle yarışır, güneşle eşit olduğunu sandırdım. Fakat gözüme uzaktan muzaffer çetr’iniz ilişince dizimin bağı çözüldü, gözümün feri gidip gelmeye başladı. Vücudumu düşkünlük aldı. Şahın heybeti karşısında bu sarp saray, aklımın gözüne derin bir çukur gibi göründü. O zaman kendi kendime, ‘Dağla tokuşmak, çıvaldıza yumruk indirmek ve rüzgarı durdurmaya kalkmak, kendini felakete atmak demektir. Cihan padişahının genç talihi karşısında bizim yaşlanmış talihimiz aciz kalır. Onun için dünya padişahının genç talihi karşısında bizim yaşlanmış talihimiz aciz kalır. Onun için dünya padişahının güneşinin dünyayı aydınlatan ışığının gölgesine sığınmak ve orada barınak aramak gerekir. Eğer Şah’ın şefkati ve merhameti, ben zavallıyı kapsarsa ve can güvenliğim sağlanır, onun vilayetlerinden biri bana bağışlanırsa, bu davranış büyük bir iyilik ve engin bir kul severlik olur. Şiir:

“Eğer benim Sultan’ın ülkesinde bir köyüm olursa,

o köy bana Süleyman’ın ülkesinden daha değerli olur.

Cihanın efendisinin bana yardımı olursa,

o zaman benim mutluluğum Huma’nınkinden daha fazla olur.

Adım Şah’ın divanından anılır olursa,

artık güneşin ve ayın dolaşmasından endişe etmem.”

Bu sözlerden hoşlanan padişah, “Bu adam, iyi yetişmiş, bilgili ve akıllı biridir. Onun isteklerini yerine getirmek gerekir. Eğer onun sadakat niyetinin bağlarını akrabalık yoluyla günlendirme isteğimizin en kısa zamanda ona duyurursak, o zaman onun bize olan güveni daha da artar, bizim merhamet denizimizden dostluk şerbeti içer.” dedi.

Bu düşünceyi beğenen ülke büyükleri başlarını yere koyarak Sultan’a “Aferin” dediler ve haberciyi bu sevindirici haberi Kyr Vart’a duyurması için geri gönderdiler.

Kyr Vart, bu haberi duyunca mutluluktan külahını havaya attı. Övünen başını yedinci göğün üzerine çıkardı. Haberciyi isteğe razı gösterdiğini bildirmek için geri gönderdikten sonra daha önce satın aldığı edepli namuslu kadınlarının seçkinlerinden birini, Muhammet’in (A.S.) şer’i emirlerine uygun olarak hazırlayıp Sultan’ın kutlu hareminin ve uğurlu ailesinin fertleri arasına katılmak üzere gönderdi.

Bu iş bittikten sonra Kyr Vart’ın arzusu yerine getirildi. Sultan ona habercilikle Konya Akşehir’in emirlik menşuru’nu ile her biri bir şehir gelirine sahip olan tanınmış birkaç köyün mülkiyetini verdiğini belirten bir yazı gönderdi. Kyr Vart ilta ve temlik menşurunu inceleyip izdivaç işinin tamamlandığını duyunca o gece sevinçten yerşnde duramadı. Ertesi gün güneşin altın külahı gök ufkunun denizinde doğunca, kalenin zirvesinden, başı yıldızlar kümesine değen Sultan’ın karargâhına (bargâh) inerek özür ve dilemek için dilini açtı.

Sultan ona ilgi ve şefkat gösterdi. İzzet ve ikramda bulunmak için bir anını dahi boş geçirmedi. Kyr Vart da edep dizinin üzerine çökerek tahtın yanına gitti ve “eğer cihan padişahı dünyayı fetheden bayrağını (alem) kaleye gönderir, mübarek ayağını kendisine uğurlu gelecek olan bu yeni ülkesini görmek için zahmete koşarsa, o zaman oradaki alimler, bu kulu hakkında ilgi gösterdiğini öğrenirler.” dedi.

Aynu şeyi düşünmekte olan Sultan, Kyr Vart’ın bu sözlerine sevindi. Çetr’, ve kutsal sancağıyla (sancak-ı Ferhunde) dönen göğün güneşi gibi kaleye hareket edince zaferin müjdecisi olan davul (kos) ile mutluluğu artıran zurna (nay) gümbürdeyip coşmaya başladı. Dünyanın kulağına ülke fetheden şahın gelişinin müjdesini ulaştırdı. Onu duyan büyükler ve ilim peşinde koşan kesişler(caselikan) akın akın, grup grup aşağıya indiler. Saçı saçan avuçlarını, övgü söyleyen dillerini açarak padişahın elini öpme şerefine kavuştular. Şiir:

‘Aklın başa girdiği gibi adil şah kaleye girdi.

Kalede düzenli bir şehir vardı ve halkının kalbi Şah’ı görme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

O sarp dağda, bakınca akla şaşkınlık veren geniş bir düzlük yer alıyordu.

Orada meyve veren gölgeli ağaçlar ile sayısız üzüm çubukları vardı.

Oranın etrafında öyle bir yeşil alan vardı ki, cennet bahçesi güzelliğini kıskanırdı.

Ayrıca orası çok sayıda mezraya, sayılamayacak kadar gölcüğe ve hesaba gelmeyecek zahireye sahipti.’

Böyle bir kaleyi kolayca ele geçiren[3] Sultan, Yaradan’ın verdiği bu nimete şükretmek için “Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun”[4] ayeti ile “Kaleleri ona açtı ve biz de köşe bucağı ele geçirdik” sözünü söylemeye başladı. Daha sonra devlet emirlerine (ümara-yı devlet) dönerek onlara “Yüce Allah’a bizim yıldızımızı yükseltmesinin, bu önemli fetihle bize yeni bir hayat vermesinin şükranı olarak O’nun her zaman büyüklükle anılması için bu sert kayalar üzerine öyle bir kale yapalım ki, engin ve keskin düşünce onu görmekten şaşkınlığa düşsün, milletlerin seçkinleri, padişahların çabaları arasındaki farkı görsün ve kalacak olan o hatıralardan bizim bilgimiz ve yeterliliğimiz hakkında her sonuca varsın. Ondam sora o yerin adı, adımız ve lakabımızla şeref kazansın. İhtişamıyla çember şeklindeki gökte, nilüfer renkli kümbedle ve 12 kapılı sarayla yarışsın.” dedi.

Sultan’ın fermanı üzerine mahir yapı ustaları, çalışkan ve çevik işçiler, eli uz ressamlar, “O ne dilerse, mâbedler, heykeller yaparlardı.”[5]hükmünü gerçekleştirmeye başladılar. Şiir:

Tanrının yarattığı o sarp kayaların üzerine kısa sürede o yapı ortaya çıktı.

Orayı dille anlatmak mümkün değildir, gözle görmek gerekir.

Küfür mezhebinin hâkim olduğu, incil ve çan sesinin duyulduğu o yerde,

Şimdi tevhid ile Allah’ın adı duyulmaya başladı.

Bunun için böyle bir padişahın övgü hakkıdır.

O yerden her zaman uzak olsun.

Böyle bir ev her zaman mamur olsun.”[6]

Artık Kolonoros, Alaaddin Keykubat’ın olmuş ve hiç zorlanmadan ele geçirdiği şehri onurlandırmak için ona kendi adını koymuş ve Alaiye demiştir. Bunsan sonraki yazımda bakalım Sultan Alaaddin Keykubari adıyla kutsadığı bu şehide nasıl bir imar planlayacak ve hayatını nasıl idame ettirecek. Tarih gerçekten çok heyecanlı bir bilim dalı. Bir de bulunduğumuz yüzyıldan tam 800 yıl önce anlatılanları okuyor olunca insanın merakı daha da artıyor. Fakat verilen bilgilerde fark etmişseniz ve eğer Alanya’yı görmüşseniz eserde bahsedilen o yeşillikler içindeki Alanya’dan bu günler de hiç de eser olmadığı gibi, bugün o ağaçların yerine ne yazık ki taş yığınları şehirde hüküm sürmekte. Alaaddin Keykubat’ın özene bezene yaptırdığı tarihi değerlere sahip çıktığımız kadar ayakta, ve fakat birçok yapı da adı var kendisi yok. Bundan sonraki yazımızda anlatılanlar ışığında eski zamanların hayalini kurmaya devam edeceğiz. Şimdilik kalın sağlıcakla.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Alıntı & Resim & Fotoğraflar

[1] Eskilere göre 7 gökteki yıldızların 6. Gökte bulunanı. Doğu minyatürlerinde Yörük bir ata binmiş, sağ elinde kınsız bir kılıç, sol elinde yay bulunan güzel bir erkek, yahut çeşitli elbise giyinmiş bir genç suretinde tasvir edilmiştir. Buna ‘kadı-yı felek’ de denir. Edebiyatta adı dolayısıyla kadılık, hâkimlikle anılır.

[2] Huşeng: İran mitolojisine göre Hz. Adem’in dördüncü oğludur. Pişdadi hükümdarlarından biridir. Babası Siyamek ve dedesi Keyumers’tir. Ateş ve demir onun zamanında bulundu, ziraat aletleri yaptırdı. Şehirler yaptırıp şeytanları insanlara kötülük yapmaktan alıkoydu. Keyumers’ten sonra tahta oturup 40 yıl padişahlık yaptı.

[3][3] İbn Bibi çok defa olduğu gibi burada da fetih tarihini vermez; yalnız 618/1221 yılında yapılan Konya surlarından sonra vuku bulduğunu söyler. Niğdeli Kadı Ahmed bu hadisenin 619/1222 yılında, Ebu’l Ferec ise 620/1223’de cereyan ettiğini yazar. Eski bir takvim 618/1221 yılını verir. Hadiselerin kronolojik sırasına göre de fethin 1221 yılında olduğunu kabul etmek gerekmektedir. (Selçuklular Zamanında Türkiye, s.331-7).

[4] Kur-an’ı Kerim, 39/74.

[5] Kur’an-ı Kerim, 34/13.

[6] [6] İbn Bibi- El-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye, Selçukname II, Tercüme: Mürsel Öztürk. s.269, 270, 271, 272.