Sultan Alaaddin Keykubat ve Müzik – Şarap – Cenk

Tarih, geçmişten günümüze insan hayatını neden sonuç ilişkisini belgelerle birlikte ortaya koyan bir bilim dalıdır. Fakat genellikle tarih kitapları daha çok insanların sahip oldukları coğrafik sınırları, savaşları ve neden sonuçlarını anlatıyor. Oysa tarihi her bakımdan anlamak için sadece savaşlarla anlatılan tarihi yeterli değildir; ve gerçekten tarihin nedenleri niçinlerini öğrenmek, mantıklı sonuçlara varmak istiyorsak, tarihe kültürel ve sosyal değerleriyle birlikte bakmak, gerçekleri olduğu gibi anlatmak gerekmektedir. Örneğin, Alaaddin Keykubat’ın sultanlık dönmelerini kapsayan uzun bir araştırma sürecinin sonunda; sultan hakkında ne yer ne içer, nasıl giyinir, kime ne hediye verir, neleri yapmaktan zevk alır gibi konulardaki derlemelerim sonucunda, bugün sahip olmadığımız pek çok bilgiye ulaştım. Şimdi tüm bu araştırmanın ışığında yaptığım araştırmayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, şu son zamanlarda sultanlar, padişahlar için yapılan dizilerde bu önemli karakterleri kendi yaşadıkları döneme uygun olarak anlatılmadığını ya da bazı özelliklerinin nedense saklama gereği gibi anlamsız bir düşünce yapısıyla, garip bir yaklaşım görüyorum. Şunu söylemek gerekir ki, padişahlar da, Anadolu Selçuklu Sultanı Sultan Alaaddin Keykubat da hepimiz gibi bir insandı. 1188 yılında, yani 13. yüzyılda doğdu. 31 Mayıs 1237’de henüz 49 yaşındayken genç denilecek bir yaşta Kayseri’de zehirlenerek öldürüldü. Ve o kısacak hayatına birçok şey sığdırdı.

Bu heykel Ayutthaya’nın kralı olan Naresuan’a aittir. (1590-1605)  Çetir, Selçuklu sultanlarının hakimiyetlerinin ve peygamberi temsilinin nişanı olan bir simgeydi.
Özellikle savaşa çetirlerle giderler, çetirini tutan kişiye “çetirdar” denirdi. Bir anlamda makamı, tacı ve tahtı sembol ederdi. Savaş zamanında cengaverlerin sultanlarının başında olduğunu görmek onlara güç verir ve kendilerini izleyen sultanlarına yakışır şekilde ceng ederlerdi. Çetrin yere düşmesi ordunun savaşı yenilmesine neden olabilirdi. O nedenle böylesi bir kritik durumda çetirdarın oldukça önemli görevi vardı. Sultan savaştan sonra dinlenirken de çetirdar çetrini tutardı. Meclislerde (bar), ya da bir misafir ağırlanacağı zaman da çetirdarlar hükümdarlarının başında olurlardı.

570/571 – 632 yılları arasında yaşamış olan İslam dininin son peygamberi olarak kabul edilen Hz. Muhammet (SAV)’den sonra, İslamiyet hızla yayılmaya başladığında, biz Türkler İslam dininden önce Tengiricilik dininin mensubu inananlardık. Yaklaşık 10. yüzyıla kadar devam ettirdiğimiz bu inancı, 700’cü yüzyılın başlarında Arap-İslam devleti olan Emevilerin komutanlarından olan Kubeyte bin Müslim ‘cihat’ ilan edip, Türklerin yaşadıkları şehirlere saldırarak, oldukça sert müdahalelere girişene kadar Araplarla bir alışverişimiz de yoktu! Bu saldırıda çok sayıda Türk’ü öldürüp şehirleri, yağmaladılar. Bu sayede çok sayıda ganimet elde ettiler.[1] Bu yüzyılda ilk defa Araplarla karşılaşarak Müslümanlık konusunda bilgi sahibi olan Türkleri, Emeviler Müslüman edemeseler de[2] zaman içerisinde Türkler İslamiyet’i bir şekilde kabul etti/ettirildiler. Her ne kadar yeni bir dini kabul de etseniz gelenek, görenek, örf, adetler, gündelik yaşam tarzı ve bir takım alışkanlıklar vb, elbette değişecek değildi. Şöyle düşünün, dininizi değiştirdiniz diye, güncel yaşamınız içinde devam ettirdiğimiz adetlerinizi de değiştirebilir misiniz? Ya da kendi kültürünüzle belli bir yaşa kadar geldikten sonra bambaşka bir kültürün mensubu olan biriyle evlendiniz diye o zaman kadar hayatınıza geçirdiklerinizin kaçta kaçından vazgeçebilirisiniz ve herkeste bunun ölçüsü nedir? İşte Türkler de Tengiriciliğiyle ilgili alışılagelmiş ibadet şekillerinin pek çoğunu böylece İslam dini ile birlikte kendilerine telkin edilen öğretilerle karıştırmış ve aslında Tengiricilik bir anlamda İslam adı altında kendi varlığını Türkler yeryüzünde olduğu müddetçe devam ettirmiştir. Örneğin ölmüş insanların mezarlarının ziyaret edilip adaklar adanması, dualar edilmesi vb gibi adetlerin birçoğu Tengiriciliğin bir unsurudur…

Vâsıtî’nin 1237’de resimlediği Harîrî’nin el-Maḳāmât adlı eserinde bir süvari kafilesinin kullandığı bayrakları ve oldukça uzun borazanlarla bir savaşa hazırlık ya da gidiş anını gösteren minyatür (Bibliothèque Nationale, Ms., Arabe, nr. 5847, vr. 19a)

Sultan Alaaddin Keykubat hakkında yazılmış, en kapsamlı bilgileri, İbn Bibi (Nasrettin Hüseyin) vermektedir.[3] Burada Alaaddin Keykubat’ın savaşa giderken ve savaştan sonra nasıl meclisler kurduğu, önemli devler adamlarıyla nasıl hediyeleştiği, bu hediyelerin içinde neler olduğu..?” gibi sorularımıza cevaplar bulabileceksiniz, -fakat hepsini tek bir başlık altında okumanız mümkün olmayacak-.

Bu kitabı tararken, sizler için seçtiklerimi okuduğunuzda sizin de benim gibi şarabın ve müziğin Türklerde bir devlet geleneği olduğunu göreceksiniz. Özellikle hayatlarını at sırtında geçen ve kavimlerinin hayatını korumak için oldukça yorucu bir hayatı ömürleri boyunca sırtlanan bu gözü pek, atletik, çevik ve de korku nedir bilmez cengâverler, savaştan önce, kendilerini savaşa hazırlamak, savaştan sonra ise galibiyetlerini kutlamak ve içlerindeki tüm kederleri atmak için şarap ve müziğe başvuruyorlardı. Onlar için şarap ve müzik gönüllerin yumuşaması, gevşemesi ve –kendi deyişleriyle- “… Şarap ve kadeh arasında ayrılık gayrılık kalmadı; bilgi sahiplerinin kalpleri, doğruluk yolcularının içleri gibi tertemiz oldu…” şiirdeki beyitte söylendiği gibi, gam denizinden çıkıp berraklık içinde huzura ve doğruluğa giden yolun tertemiz olması gibi görüyorlardı. Bu yüzden şarap ve müzik zaten hayatlarının içinde hep var olduğundan, bir devlet geleneği olarak uzun yıllar süregelmiş; ve İslamiyet’i kabul ettikten sonra dahi, Türkler bu geleneklerinden uzaklaşmamış ve bunu kesinlikle bir ayıp, günah ya da gizlenecek bir şey olarak görmemişlerdi. Bunun itikat eksikliği veya başka bir nedene bağlanması da yanlış olurdu, çünkü at sütünden kımız yapıp içmek kültürel bir gelenek, bir toplumu damak zevki ve tercihiydi. O nedenle özellikle bu tarihlerdeki şarap içme geleneğini, Alplerin ellerinde tuttukları şarap kadehleriyle ölen yiğitlerini öteki yaşamlarında sonsuzluğa kavuşturmalarını bir sonraki yazımın konusu olacak.

Eserdeki bir şiirde, “… Teberzen ise sabah vaktinden beri zafer makamını çaldı.”[4] mısrasından; demek ki; sefere gitmeden önce hem mutlaka galip geleceklerini cengaver askerlerine inandırıp, onlara cesaret vermek ve aynı zamanda, savaş için çalınan davul eşliğindeki müziğin de kendine has bir makamı olduğunu öğreniyoruz.

Zaten bu tarihi olayları kitapta incelediğimizde, bu tarihi dilimi konu alan yaşantının içerisinde konu alan her ne varsa, Türklerin yüzyıllardır süregelen bir geleneğin devamı olarak sürdürüldüğüne tanık olduğumuzdan, bu cengaver insanların özellikle savaş öncesi ve sonrası günlerde kafalarını dağıtmaları, kederlerini attıkları gam ve tasa gütmemeleri için onları bu ortamlarla bir savaş psikolojisini de en iyi şekilde yönetmenin önemli bir parçası/ihtiyacı olarak görebiliyoruz.

Türklerin hayatında cirit ise ayrı bir yer tutmaktadır. Bu tamamen bir savaş oyunudur. Cirit oynamak için askerler kendi aralarında iki taraf olurlar ve cirit oyununa, askerlerin, savaşa gitmeden önce yapılan bir nevi ısınma, alıştırma manevraları olarak da görmek mümkün mümkün olduğu gibi, aynı zamanda özel günlerde de eğlenmek amacıyla yapıldığını verilen örneklerden anlamış bulunuyoruz. Aynı şekilde “çevgan”, “çevgen” ya da “çövgen”, tarihi milattan öncelere dayanan, Orta Asya Türkleri tarafından at üstünde oynanan bir tür savaş oyunudur. Oyun geniş bir alanda, iki takım halinde ayrılmış atlıların, ellerindeki ağaçtan sopalarla keçi derisinden yapılmış topu, karşı tarafın kalesine atmaları esasına dayanmaktadır. Bu oyun çok sonralar atsız bir şekilde oynanmış, daha sonra (at Türklerin hayatından çıktıkça) çelik çomak olarak bildiğimiz oyun halini almış, Anadolu’da Ermenilerin 1915’de Amerika’ya gitmesiyle birlikte önce hentbola sonra da buz hokeyine dönmüştür. Çevgen oyununda çizilmiş sınır çizgisine “tasal” denir.[5] Bu oyunun çelik çomak olarak Anadolu’nun her yerinde halen bilindiği gibi, bundan on üç yıl önce, yani 2007’de, Antalya’nın Gündoğmuş ilçesinde yaptığım derleme de yaylalarda oynanan bir oyun olarak rastlamam hiç de şaşırtıcı değildir. Amerika’da oynanan hentbol ve buz hokeyi bu oyunun belli ölçüler ve sporcu sayılarıyla kurallara bağlandıktan sonra spor dalları içerisinde yer almış, böylece bu spor dalı kendini evrensel bir boyuta taşıyarak günümüz modern dünyasında yerini almıştır.

Sultan Alaaddin Keykubat, Alanya’ya fethe giderken kendisi hakkında iyi huyundan bahsedilmiş ve şu sözlere yer verilmiştir. “Halkın her kesimi için sevinç ve mutluluk pazarında büyük bir hareketlenme ve canlanma gözlendi. Şarap ve kadeh arasında ayrılık gayrılık kalmadı; bilgi sahiplerinin kalpleri, doğruluk yolcularının içleri gibi tertemiz oldu. Eğlence ve neşenin seviyesi en yükseğe çıktı. Çalgıcılar, onun neşeyi artıran ve kaderi gideren şahane meclisinde sık sık ellerini saza[6] attılar.

Şiir: ‘Bir gün devrinin ve zamanının Hatem’i olan

Şah’ın huzurunda bilginler ve savaşçılar sağdan

ve soldan sohbet ederlerken.

Devrin padişahı, yeryüzünün hâkimi,

büyüklerin sığınağı ve ülkenin sahibi.

Şöyle dedi; “Bilmek gerekir ki Tanrı[7] bu dünyayı oyun için yaratmamıştır.”

Bu metinde görülüyor ki, “şarap ve kadeh arasında ayrılık, gayrılık kalmadı. Bilgi sahiplerinin kalpleri, doğruluk yolcularının içleri gibi tertemiz oldu.” derken dahi, kadehte şarap içmenin devlet geleneği olmanın yanı sıra, şarap içmenin insanın kalbini temizleyeceğini, yani onun içinde gam, tasa, keder, kötülük bırakmayacağına inandıklarını, çalgıların da o neşeyi artıran, kederi gideren eşsiz bir kurtarıcı olarak buna eşlik ettiğini görmek mümkündür.

Yine başka bir metinde; “O arada devlet büyükleri ve ileri gelenleri, ülke yöneticileri ve eşrafı her yandan cihan padişahının huzurunda bade içip çeng’in ve rebab’ın sesine kulak verirlerken, bir yandan da adil ve dindar padişahın adını anarak gönüllerini huzurla doldurdular. Sonra sevince tutulmuş olan başları, şarabın etkisinden ağırlaşan meclis nedimlerinin (nudema-yı meclis) ve padişahın yakınlarının (hurefa-yı uns) her biri kendi yerine çekildi.” Bu metinde de görüleceği üzere, bade içerken, çeng ve rebap adında iki telli çalgının çalındığını görüyoruz.

Çeng (çenk): Açık arplardan köşeli arplar grubuna giren bir çalgıdır. İlk örnekleri Anadolu, Mezopotamya ve Mısır’da görülür. Benzer çalgılar Azerbaycan’da “çeng”, İran’da “çang”, Gürcistan’da “çangi”dir. Dik tutularak çalınan çenk, Türk müziğinde 18. yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Çeng ya da ceng çalgısı
Çeng günümüz arpının atasıdır.
Çeng tarihler boyunca kullanılan bir çalgıdır. Zaman içinde geliştirilmiştir. Her yüzyılda oldukça farklı türlerine rastlanabilir.
MÖ 2. bin yılda Güney Mezapotamya’da bulunan bu kil tablette görüleceği üzere bir kadın arp çalmaktadır. British Müzesinde sergilenen bu tarihi belgede de görüleceği üzere telli çalgıların kökleri çok eski tarihlere dayanmaktadır ve Mezopotamya, Orta Asya ve Anadolu bu köklü insanlık tarihinin Anavatanıdır. 
Mısır’da bulunan bu kemerli Arpının (omuz harp), yaklaşık olarak MÖ 1390–1295 tarihleniyor. Bu tür portatif, tekne şeklindeki kemerli arp, Yeni Krallık’ta yaygındı ve tek başına veya şarkıcılar, nefesli çalgılar, sistrumlar ve çıngıraklarla birlikte performans gösteren resimlerde alaycı kadın müzisyenlerin elinde gösterildi. Kemerli çerçevenin ucu, arpın telleriyle bağlı gibi görünen Nubyalı bir tutsağın başı ile süslenmiştir.

Rebap: Çoğunlukla Orta Asya’da kullanılan, çeşitli biçimleri olan telli bir çalgı türüdür. Gövdesi Hindistan cevizi kabuğundandır. Türkiye, İran, Arabistan, Kuzey Afrika, Afganistan, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerde bazı mızraplı ya da yaylı çalgılara verilen ortak bir isimdir. Türkiye’de bu sazı geliştiren en önemli temsilcisi Rebabi Mehmet Refik Kaya’dır.

Rebabın günümüz temsilcisi Rebabi Mehmet Refik Kaya, Kütür Bakanlığı İ.T.T.M. Topluluğunda uzun yıllar rebap sanatçısı olarak emek vermiştir. Bu özel çalgıyı günümüz anlayışına göre geliştirerek kendi atölyesinde yapan ilk kişidir.  Yeni temsilcilerini yaratmak için uzun mücadeleler veren Sayın Kaya, “Ruhnuvaz” adlı CD’si ile bizlere rebabı dinleme ayrıcalığı vermesinin yanı sıra, gözü gibi koruyup kendi elleriyle ruh verdiği rebabını, bir hırsıza çaldırması da tarihe not düşülmesi gereken enteresan bir kültürel boyuttur.
Rabab/rebap

Yine başka bir metinde; “… Ertesi gün yıldızların şahı, gezegenlerin padişahı olan âlemi dolaşan güneş, başını lacivert perdeden dışarı çıkarınca zeminin ve zamanın kulağı zurnanın (nay) sesinden patlamaya, devlet davulunun (kös-i devlet) zafer vuruşundan çınlamaya başladı.” beyitlerinden de müziğin önemini ve inancın içindeki yerinin önemini anlıyoruz.

Zurna (ney/nay): Kaşgarlı Mahmut’un Türk kültür ve dilini anlatan “Divan-ı Lügati’t-Türk” adlı eserinde “sagu” olarak da geçmektedir. “Erler” için düzenlenen, ölüm, erdem ve acıları anlatan törenlerde kullanıldığı anlatılmıştır. Yakın zamanda Farslara geçen enstrüman nâ, nay (kamış) anlamına gelen isimle anılmıştır. Türkler çok eskiden beri nay olarak da andığı bu üflemeli çalgıya Romanya’da “nayu” denilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde tasavvuf müziğinin bir parçası olmuş, daha çok dini müzik icrasında kullanılır olmuştur.

Ney
Zurna

Kös (Küwrüğ): “Davul” demektir. Divan-ı Lügat-ı Türk’ü özellikle bu çalgılarla ilgili kelimeleri araştırdığımda bu eski sözlükte şunlara rastladım. Örneğin Türkler at derisi, at gönü anlamına gelen “kön” gönü diyorlarmış. “Kön” bazen insan derisi olarak da kullanılmakta ve derinin tabaklanmadan önceki haline verilen admış. At derisinin tabaklandıktan sonraki haline ise “kogus” demektelermiş.

Devlet Davulu (Küwrüğ) Kös-ü Devlet

 

Bu bilgilere ulaşınca, haliyle insanın aklına da şöyle bir şey geliyor ki, demek ki çok eskiden Türkler, davul yapımında at derisini tabaklanmamış haliyle de kullanıyorlarmış ki, belki de davulun at derisinden olanına ve tabaklanmamış, tok ses çıkartan haline kös diyorlardı. Tabii ki bu bilgilerin hepsi tamamen eserdeki bilgiler hududunda yorumlanmıştır. Sonuçta Türkler için davulun önemli bir yeri vardır ve muhtemelen ondan her olay için çıkartılacak tonlar önemliydi; ve her davul da ona göre kullanım yeri, zamanı, mekanı ve olaylar gözetilerek seçilip çalınıyordu. Yine Divan-ı Lügat-ı Türk’de “koyka” diye bir kelimeye rastladım. Koyka; deri, kös anlamına gelmektedir ve bu kelime de, deri ve kürk için de kullanılan bir kelimedir. Demek ki kast ettikleri deri at dersiyse buna, “kogus”, koyun vb deri için daha kıllı bir yünden bahsediyorlarsa o zaman da“koyka” diyerek iki tür davulu da bu şekilde ayırt ediyorlardı.. Yoksa, deri için bu iki farklı ismi yaratmalarının başka bir anlamı olamaz diye düşünüyorum. Aynı şekilde, “Koykala” kelimesi de aynı sözlükte kılları temizlenmiş, yolunmuş anlamına gelmektedir ki, bu kelime de tamamen dediğim gibi deri çeşitlerini ortaya koymak, ve ne tür bir deriden bahsettiklerinin hatta ne tür bir davulu kast ettiklerinin anlaşılması bakımından da -tınılarına göre ürettikleri davulları tanımladıklarından-, bu konu da böyle anlaşılmalıdır. Yani, davul deyince hangi boy, tür, ebat, tını ve çalındığı yer, mekan, görev, olay, zamana göre türlerinin olduğu ve ona göre seçildiği iyi anlaşılmalıdır. Örneğin; eserdeki bir şiirin bir beytinde; “… yiğitlik ve mertlik omuzlarına konmuş olarak beklerken, metal zurna (nay-ı ruyin) ötüyor, saltanat devletinin davulu (kös-i devlet-i saltanat) gümbürdüyor. Emir Mübazireddin’in aklına yeni tedbirler geliyordu. Sağlam ve intizamlı saflar, düşmanın küçük davulunun (teblek) dilini lal ediyordu. Şamlılar tarafından ise, ordu trampetinin (tabere-i sipah) gümbürtüsü aya çıkıyor, savaş yiğitlerinin gürültü patırtısı, göğün başını ağrıtıyordu” derken; burada da savaşa en güçlü ses çıkartan ve yeri göğü inleten devlet davulunun ve ona eşlik eden zurnanın trampetler eşliğinde ortaya çıkarttığı ihtişamlı müziğinin yanında, aynı şekilde sözde kendisi ile yarışmaya kalkışan, (savaşa yeltenen hadsiz, cüretkâr) düşmanın, küçük davulunun ise (teblek) ne dediği anlaşılmayan, kekeme, hükmü olmayan davul olarak ifade edilerek işte böyle aşağılanmıştır. Zaten, burada yapmış olduğum ve sizlere delilleriyle sunduğum araştırmamın ışığından yola çıkacak olursak, neden şarap içip, ince sazlarla müzik yapılıp gam ve tasalar dağıtılırken, o müziğin içinde ritmi verecek olan davul, neden kös veya diğer davullar olsun, öyle değil mi? Zaten eser de de bu sazlara eşlik eden “def”, türlü beyitlerin içinde çalındığı konusu geçmiştir.

Günümüzde, Hindistan’ın Chattisgarh Eyaleti’nin Bastar Bölgesi’nde bir köyde 2002’de çekilmiş bu davul fotoğrafını gördüğümde aklımdaki birçok soruya cevaplar buldum. Bu gördüğünüz davul, eskiden, davulların ilk örneklerinin nasıl olduğu konusunda bizlerin fikir yürütmesi bakımından oldukça önemli bir değer taşımaktadır. Fotoğrafta da görüldüğü üzere, koyun ya da tüylü bir hayvanın yünleri/tüyleri henüz üstündeyken yapılmış, eşine az rastlanır bir örnektir. Davulun üstündeki bu yünler, davul dövüldüğünde sesinin daha tok çıkmasını sağlayacağı için, duygu bakımından da tüylerinden arındırılmış bir deriden yapılmış davul ile arasında mutlak bir tını, duygu farkı olacaktır.  O nedenle, bu tüylü davul, davulun tarihi süreci bakımından literatüre girmesi gereken önemli bir örnektir. Büyük bir kültür hizmeti ve belge niteliği taşıyan bu fotoğrafın sahibi Sayın Fethi Etem’e teşekkür ederim.
Davul

Türklerin kullandığı davul çeşitleri türleri hakkında araştırmalarımı deriler üstüne yoğunlaştırdığımda; oldukça yünlü olan derilerin temizlenmiş yani kıllarının kaynar suda temizlenmiş halini “koykalanmış deri” olarak tabir ettiklerini gördüm. Sözlükten (Divan-ı Lugat-ı Türk) gerek müzik gerekse şarap için kullanılan kelimeleri taradıkça elde ettiğim bilgiler, beni Türklerin özellikle günlük yaşantıları ve onun içinde büyük bir değerle yerini koymaya çalıştıkları eğlencelerindeki geniş alanı, kullandıkları kelimelerle yerine koymak, oldukça net bir sonuca taşıdı. Buradan hareketle şimdi başka kelimeleri de inceleyelim.

Sözlükte,”Konğra” adında bir kelimeye daha rastladım. Konğra, ses kalınlaşmak; bir şey kongur –yani kestane rengi olmak-anlamına geliyor. Örneğin; “Konğradı”. Kelimesini cümle içinde “oğlan üni kongradı”: çocuğun sesi kalınlaştı. Bu çocuk kendine gelmeye yaklaştığı zaman kullanılıyor. “Koyun kongradı” koyun kestane rengini aldı, konurlaştı.”, cümlesinde olduğu gibi, sesin tıpkı davula ya da köse vurulduğunda çıkartılan ses gibi kalınlaştığını ifade etmek için kullanmışlar. Yine, “köğ”:”şiirin vezni, aruzu; “ırın ölçüsü; ırlamakta sesin yükselip alçalışı” anlamına gelmektedir. “Köğlenmek” diye bir kelime daha var, bunun birinci anlamı, “yüzde çiller çıkması” olsa da ikinci anlamı, “şarkı söylemek, orlamak, taganni etmek, sesi yükselte-alçalta şarkı çağırmak.” Anlamına gelmektedir. Gerçekten de davul ya da köse vurulduğunda ses tıpkı insanın çıkarttığı sesler gibi yüksel ve alçak sesleri vermeye oldukça uygun değil midir? Sözlükte, “Kongragu” kelimesi, “Çıngırak, konrak, tongurak, çan demek. “Mangıradı”; “Er mangıradı: er bağırdı.”, “Tengledi”;Bir nenğ birge tengledi: bir şeyi bir şeye teng etti. Tengler-tenglemek. “Tıngıladı”; “Nang tıngıladı: havan gibi ağır bir şey yere düşerek ses verdi. Tınğılar- tınğılamak.” anlamına gelmektedir. Zaten bu kelimeler de artık “tamamlayan” görevini görerek, nesnelerden çıkan seslerin yine ona uygun olarak ifade ediliş şeklini bizlere göstermektedir. Şimdi tüm bu bilgilerin üstüne sözlükte geçen Koş”: kelimesinin “koşmak, katmak”, anlamlarının yanında “türkü düzmek” anlamına da geldiğini düşünecek olursak, ne düşünürsünüz? Görüldüğü üzere Türklerin yaşam biçimi olan savaşmak, hız, çeviklik, atiklik ve savaşmak kadar değerli ve hayati bir mesele olan kesinlikle birbirinden ayrılamayan bu iki unsurun tıpkı cengaverlerin savaşlarda koştuğu gibi, türkü söylemeleri ve ona uygun müzik yapmaları bir o kadar önemlidir. Buradan hareketle müzik, Türklerin tamamen bir yaşam felsefesidir. Kendilerini hangi amaç ve ne için donatmışlarsa onun içinde bir o kadar da müzik vardır. Varlıklarının ve yaşam kaynaklarının ana kaynağı müzik için her ne kadar birbirine benzer çalgılar yapmış olsalar da kanımca bunların ana nedeni, çok önem verdikleri çalgıyı yaratan saz ustalarının yeni ürettikleri çalgılarıyla müziğe yeni tınılar ve tatlar katmak için özel olarak görevlendirildiğidir. Ve bunun için müzik çalgısı yapan ustalara çok cömert davranmışlardır. Kafiyeli şiir yazmak, uyaklara dikkat ederek birbirine uydurmak ve tabii ki de türkü düzmek, tıpkı savaşa giden cengaverleri peş peşe birbiri ardına sıraya sokup, düzenli ordular yaratmak kadar önemli, gerekli ve vazgeçilmezdir. Yoksa yine Türklere ait olan ve bir kelimeyle pek çok şey anlatan atasözleri, öyle yüz yıllık bir geçmişe sahip olan bir milletin sahip olabileceği bir değer olamazdı! Eğer öyle olsaydı, yaşadığımız yüzyılda geçmişi yüz yılı anca bulmuş milletlerden kültürel anlamda çok büyük edebi akımlar, geleneksel kültürler beklenebilirdi.

Türk sultanları, savaşı düşündükleri kadar eğlenceyi ve savaştan önce ve sonra gönüllerine dolan gamlarını, kana susamış kılıçlarıyla yaptıkları cenklerinde düşmana hakkını vermiş; başarılarını mutlaka şarap, müzik, türlü oyunlar ve av merasimleri ile karşılayagelmişlerdi. Çünkü bu onların yaşama şekilleriydi ve bundan geri kalmaları mümkün değildi. Eserde bununla ilgili neredeyse her sayfada birbirine benzeyen ve edebi anlamda birbiriyle yarışacak ifadeler fazlasıyla vardır. Savaşta daha çok büyük davullar, zurna gibi güçlü ses çıkartan çalgılar tercih edilirken, “bar” adını verdikleri, devlet meclislerini ya da özel görüşmelerini yaptıkları toplantıdan önce veya sonra, her gün eğlenmek amacıyla oynadıkları cengâver oyunlarında yer alırken veya izlerken, akşam mükellef sofralarda kendilerini sunulan envaiçeşit hediyeler ya da ganimetlerle, değerli eşyaları birbirlerine hediye ettikleri törenlerde, en güzel gulamların (erkek köle) sakilik yaptığı eşsiz geceleri, ince sazlarla şenlendiriyor ve sarhoş olana kadar şarap içiyorlardı. İşte o meclislerde çalan bazı rastladığım sazları da, eserdeki şiirin bir bölümünde şu cümlelere kayda geçmişlerdi;

“… Yemekten sonra hepsi mutlu olarak, iyi adlı cihan hâkiminin yanından ayrılırlardı.

Cihan padişahının huzurunda bulunan o kimseler kibirden göğe kafa tutarlardı.

Ondan sonra ünlü kişiler bir defa daha padişahın dergahını süslerdi.

Hepsi de tanınmış kişiler ve savaşın aslandan olan eğlence arkadaşları yerlerini alırlardı.

Saz ve rud çalan bütün çalgılar gelirdi. Ney’in sesinden ve şarkı nağmesinden

Onların çıkardıkları seslerden sert taşların kalbi de dolmaya başlardı.

Başka bir eğlence meclisi kurulunca bütün eğlence aletlerini orada hazır ederlerdi.

Feleğin yüz gözüyle benzerini görmediği zamanın kulağının özelliklerinin yüzde birini duymadığı…

O mutlu padişah gece gündüz zamanını bu şekilde geçirirdi.

Haftada bir defa çevgan (guy) oyunu seyreder, eğe arzu duyarsa onu daha sık yapardı.

İşlerinin olmadığı bazı günler ise ava giderdi.

Şimdi sen, üç yöne gönderilmiş olan ordunun oralarda ne kahramanlıklar gösterildiğini dinle.”[8]

Rud’un ataları kopuzun yaylı ve telli olan örnekleri.
Moğolistan’da bulunan Hun Türk çalgısı MÖ 500 sonrası yıla tarihlendirilmek-tedir. Üstünde, Türk alfabesi ile “Nefis ezgi bizi mutlu eder.” yazmaktadır.

  

Yaylı Kopuz
Rud / Rûd (kopuz)
Kopuz

Rud (rûd/kopuz): Gövdesi ahşap olan bu çalgının telleri, hayvan barsaklarını kurutulmak suretiyle yapılırdı. Haliyle tüm ince sazların telleri de hayvan barsağı ya da atların kuyruk kılından yapılırdı. Dolayısıyla çalgıların seslerini bugünün teknolojisinin bir ürünü olan metal tellerden olmadığını ve yapılan müziğinin de mekanik değil, tamamen doğal yollarla üretilmiş ve daha tok ses çıkartan bir ses olduğunu unutmamak gerekir. Günümüzde ne yazık ki halen tüm geleneksel sazların orijin sesleri arayışına girişilerek, seslerinin neye benzediğine dair profesyonel ya da akademik çalışmalar yapılmamış, bu tür enstitüler hayat bulmamıştır. Oysa şu kadarcık bir araştırmanın sonucunda dahi elde ettiğimiz veriler, bunun gerekliliğini nasıl da ortaya koyuyor öyle değil mi? Eğer şimdiye kadar böyle bir şey yapılmışsa dahi, bundan haberdar olmamamız Türk kültürü ve müziği için büyük bir kayıp, bilgi için ise büyük bir eksikliktir. Şimdi Rud yani başka bölgelerde başka isimler almış kopuz hakkında bilgi verelim. “Kopuz, organolojinin «kısa saplı lavtalar» arasında incelediği çalgılardandır. Çok eskiden beri Orta Asya’da «müzik aleti» anlamında kullanılan kopuz terimi, günümüzde de Türkçenin lehçelerinden birini konuşan çeşitli topluluklarda, “komıs, kobuz, kobız, kubuz, homıs” gibi varyantlarıyla birbirine benzeyen veya benzemeyen çalgılar için kullanılmaktadır. Orta Çağ’da İran ve çevresinde rebab veya rûd diye adlandırılan bir çalgı, kopuz adıyla en geç XV. yüzyılda Osmanlı saray müziğinde kullanılmaya başlamıştır. Bu çalgının Kanunî Sultan Süleyman döneminde en sevilen müzik aleti olduğu, 1525 tarihli saray masrafları belgesinden anlaşılmaktadır. İranlıların rûd adını verdiği, birçok Hint-Moğol minyatüründe de karşılaştığımız, Çinlilerin adını “huopusu” biçiminde yazdığı müzik aleti, gövdesi armut biçiminde, sapı uzunca, göğsünün yarısı deri, yarısı ahşap olan bir çalgıdır. Çeşitli İran minyatürlerinde ve Selçuklu tabaklarında bu çalgının resmedildiği görülüyor. Hatta bazı İran minyatürlerinde rûdun çok büyük çizildiği dikkat çekiyor. Evliya Çelebi, kopuzun «üç tarlı» (üç telli) olduğunu yazmışsa da, minyatürler bu çalgının her iki modeline de dört çift tel takıldığını göstermektedir. Sapında perde bulunmayan kopuz, tamburunkine benzer sert bir mızrapla çalınıyordu.”[9]

Rebap, Rud/Kopuz; bugünkü tambura/bağlama, divan sazlarının atasıdır ve rebaptan türeyip günümüze kadar süregelen zamanda farklı coğrafyalar, medeniyetler, kültürler ve düştüğü insanın elinde biçimlenerek sanatçının duyguları ile biçimlenip kendine bir yol çizmiş, o yollara aynı zamanda peşi sıra taktığı başka müzik adamlarıyla yol almış, değişik isimlere bürünmüş çalgıların tarihini de iyi anlamak ve bu sentezi çok yönlü çözerek insanlık tarihine hizmet etmek tarihi aydınlatmada önemli bir ışık olacaktır.

Eserde Sultan Alaaddin Keykubat’ın babası Sultan Gıyasettin’in Frenk Tekfur ile eğlence olsun diye tutuştuğu savaşta ilgili bölümde şu ifadeler geçmektedir. “… Bir tarafta Sultan’ın diğeri de frengin tarafını tuttu. O sırada tezahürat sesleri her yeri kapladı. Tamburun, trompetin ve borunun sesi göğün kulağını sağır etmeye başladı. Davulun gümbürtüsü, feleğin kulak zarına sert granit etkisi yaptı. [10]

Frenk Vasilius’un misafiri olarak birlikte tutuştukları eğlencelik cenkten sonra günün sonunda hediyelere boğarak ağırladığı misafiriyle “o geceyi gün doğana kadar eğlence içinde geçirdiler. Sabah ışıkları kaplayıncaya kadar ud’un sesini dinleyip şarabı yudumladılar. … o gün orada kadehin can veren suyuyla işret ölüsünü dirilttiler.”[11]

Yine eserin başka bir yerinde ise “…Uzun eğlence vakitlerini gece yarısına kadar uzatarak, kadehleri başlarına dikip şarap içmekle, çeng’in, levta (barbut) ve rebab’ın sesini dinlemekle meşguldüler.”[12] Cümlesi sayesinde konu başında bahsettiğimiz ceng ve rebap çalgılarının yanında levta çalgısına da rastlamış oluyoruz.

Levta (Ud): Türklerin çok eski bir sazıdır ve kökleri Sümerler, Babiller’e kadar dayanmaktadır. Günümüz yüzyılına biraz daha geliştirilmiş olarak bilinen “ud” adıyla daha çok tanınıyor olsa da, ne yazık ki müzik alanında kendi köklerimizi araştırmak ve bu bilgileri akademik olarak uluslararası yayınlayanlar bizler olmadığımızdan dolayı, uluslararası künyesine baktığımızda Romalılar ve Yunanlara kadar mal edilmiş, ve fakat Türklerin adı hiçbir şekilde geçirilmemiştir. Daha önce gitar için yapmış olduğum araştırma yazımı okursanız, ud’dan çıkan başka çalgıları ve gitara uzanan öyküsünü okuyabilirsiniz. Zaten lavta çalgısının bir üst modeli de kopuz’dur. (bkz. https://biyografiyazari.wordpress.com/2019/11/24/antalya-gitar-festivalinde-baglamanin-ne-isi-var/

Elam, İran’ın güneybatısında M.Ö. 3000’li yıllarda var olmuş antik bir medeniyet ve tarihsel bölge. Elam ülkesi, bugünkü İran’ın güneybatısındaki Huzistan Eyaleti ve civarındaki topraklara denk düşer. Kilden yapılmış bu eser de MÖ 12-8. yüzyıla ait Elam bölgesinde Elam Dönemine’a aittir.

Hazır kopuzdan bahsetmişken, “Ağız Kopuzu/Damboi”ndan bahsetmemek büyük eksiklik olur.

Lavta
Lavta’nın günümüze “ud” olarak son halini almış hali.

Ağız Kopuzu: Yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmişi olan ağız kopuzunun anavatanı Asya’dır. “Dombai” olarak da bilinmektedir. Dudak hareketlerinin ve ağız boşluğunun çanağında, nefese yön vermeyle oluşan sesin, kişinin maharetine dayalı olarak frekanslar halinde salınımıdır. Neredeyse el ayasının uzunluğu kadar olan çalgı oldukça küçük olmasına rağmen güçlü bir sese sahiptir. Kolay taşındığı kadar, biraz uğraş verdikten sonra herkes çalınabilir.  Orta Asya Türk cumhuriyetleri ve Kuzey Moğolistan taraflarında yaygın olan çalgı, ilk zamanlar tahtadan yapılmış, çok günümüz yüzyılına yakın zamanlarda ise alaşım metallerden yapılmaya başlanmıştır. Haliyle tahtadan yapılan ile metalden yapılanların arasında ses gürlüğü bakımından oldukça fark olacağı gibi, renk bakımından da aynı farkı duymak mümkün olacaktır. Dişe dayandırılarak çalınana kopuz, dudağa dayandırılarak çalınana damboi denir.

Detail of an ivory box (Spain 12th century) National Museum, Venice Fildişi kutusu (İspanya 12. yüzyıl) Ulusal Müzesi, Venedik – detay
An illustrated guide to early medieval musical instruments opens Angers Bibliotheque ,a Psalter of the ninth century Erken ortaçağ müzik enstrümanlarına resimli bir rehber, dokuzuncu yüzyılın Mezarları olan Angers Bibliotheque’yi açar.

1700 yıllık Türk flütü bulundu.
Bir ineğin ya da atın kaburga kemiğinden yapıldığı düşünülen müzik enstrümanı günümüzde yeniden hayat buldu.
Günümüzde yapılan metal ağız kopuzu.

Rus Bilim Akademisi, Sibirya şubesinin bir parçası olan Novosibirsk’teki Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nden Profesör Andrey Borodovsky, beş ağızlı bir harp keşfi yaptığını duyurdu. Sibirya Times’da yer alan habere göre arkeologlar müzik aletlerini güney orta Rusya’nın Altay Cumhuriyeti bölgesinde buldular, 1700 yıllık olduğu smylenilen bu flütün Türklere ait olduğunu söylemekte oldukça sıkılan bilim adamları(!) en nihayetinde bu çalgıyının Hunlara ait olduğunu söyleyebildi. (Tolga Çandur çevirisi)

Uzun bir araştırmanın ve emek sonucunda kaleme aldığım bu yazımın başka bir devamı olarak Selçuklular’da bir devlet geleneği ve sosyal yaşamın olmazsa olmazı olan şarap içme geleneğini bir sonraki yazımda sizlerle buluşturacağım.

Saygılarımla.

 Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

 

Türk çalgısının en eskilerinden olan rebaptan, kopuza, kopuzdan, lavtaya ve oradan da İspanya’nın geleneksel sazı haline gelmiş ve kendini dünyaya “gitar” olarak tanıtmış eşsiz başka bir çalgıya deviniminin tarihi süreci… Türk çalgılarının eşsiz soy ağacı.

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar

* Ön Türkler, https://okonuz.blogspot.com/2017/02/turk-calgisi-kopuz.html

* https://okonuz.blogspot.com/2017/02/turk-calgisi-kopuz.html

* http://www.yksedebiyat.org/2018/01/kopuz.html

* http://www.barisozkok.com/semsiye-timi-ve-cetirdarlar/

* http://sosyalarastirmalar.com/cilt11/sayi59_pdf/3sanat_sanattarihi_arkeoloji_mimari/esin_funda.pdf

[1]  Zekeriya Kitapçı, Türkistan’ın Müslüman Araplar Tarafından Fethi, Yedikubbe Yayınları, s. 185-186.

[2]  “Namık Kemal Zeybek, “Neden İslam düşmanlığı”, Radikal, 7 Mart 2009″. 17 Haziran 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Nisan 2016.

[3] . İbn Bibi’nin “El-Evamirü’l-’Ala’iyye Fi’l-Umuri’l-Ala’iyye Selçukname 2. Tercüme1 adlı eseri 1075-1306 yılları arasında rastlanan önemli olayları içeren ve Türklerin Anadolu’yu yurt edindikten sonraki yıllarda Selçukluları anlatan birkaç kitaptan bir tanesidir. Anadolu Selçukluların hakkındaki tüm bilgilerin bu kitaba dayanması, burada vereceğim bilgilerin de ne kadar önemli ve değerli olduğunu ortaya koymaktadır. Zira Türklerin o dönemlerde Mogol istilası nedeniyle yazılı pek çok kaynağın da Mogollar tarafından yakılıp yok olması, pek çok eserin ve geçmişe ait değerli bilginin günümüze kadar ulaşamamasına neden olmuştur. İbn Bibi ise sarayda yaşayan ve o devri en iyi şekilde anlatan, kaleme aldığı eser Farsça olan bir (münşi) kâtiptir. İbn Bibi Alaeddin Keykubat ile ilgili bilgileri ise tamamen Alaeddin Keykubat devrinin yazarlarından olan ve onun hakkında en geniş bilgiyi veren Kaani-yi Tusî’nin Selçuknamesinden almıştır. İbn Bibi’nin annesi Bibi Müneccime ve babası Mecdeddin Muhammed Tercüman1232-3 yılında Celalettin Harzemşah’ın yönetimden düşürülüp öldürülmesinden sonra iki yıl Şam’da kalmışlar, bir süre sonra da Alaeddin Keykubat’ın hizmetine girmişler,1233-1237 yılları arasına kadar bu hizmeti sürdürmüşlerdir. İbn Bibi Alaaddin Keykubat’la çağdaş değildir ve onlardan yıllar sonra Anadolu Selçuklu devletinin büyükleri arasında anışmış, eserini II. Gıyaseddin Mes’ud’un (1282-1296) saltanatının ilk yıllarında, Ata Melik Cüveyni’nin (1282) hayatının sonlarına doğru kaleme alınmıştır. Dolayısıyla bu eserin Alaeddin Keykubat’ın ölümünün 47. Yılında kaleme alındığı sonucuna varılmaktadır. Bu nedenle eserde yer alan ve Alaeddin Keykubat’a, banası ve kardeşine yazılmış kasidelerin de çağdaşı olan Kaani-yi Tusî’ye ait olduğu düşünülmektedir.

[4] A.g.e.s 336.

[5] Divan-ı Lugat-ı Türk

[6] Bu cümleden de anlaşılmaktadır ki Türkler her meclislerinde mutlaka çok iyi saz çalan müzisyenleri sürekli saraylarında bulundurmaktadırlar.

[7] Türkler uzun bir süre Allah’a kendi dillerinde Tanrı olarak dile getirmişler ve fakat dinin yüzyıllar sonra daha çok Arap kültürüyle sık ilişkiler ve dil etkileşimi nedeniyle güncel hayattaki kullanımı zaman içinde Allah olarak yerini almıştır. Ayrıca şarap ve kadehin arasında ayrılık gayrılığın kalmaması ve müziğin buna eşlik etmesi, I. Allaaddin Keykubad’ın daha sonraki yazılarımda paylaşacağım bilgileri de bir araya getirdiğinizde yemesini, içmesini, eğlenmesini de çok seven bir padişah olarak kişiliği, karakteri, insanlığı kafanızda şekillenecektir.

[8] A.g.e. Bu şiirde kast edilen kişi, Sultan Alaaddin Keykubat’ın arkasından, sultanın tahta geçen oğlunun tıpkı sultan babası gibi aynı yaşantıyı devam ettiren meliki (oğlu)’dir.” Mübarizeddin Ertokuş Bey ya da kısaca Ertokuş Bey ise, I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1196, 1205-1211), I. İzzeddin Keykavus (1211-1220) ve I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) dönemlerinde Türkiye Selçuklu Devleti‘nde Atabeglik ve Isparta ve Antalya Serleşkerliğini yapmış devlet adamı. İdari ve askeri bakımdan hem şahsına hem de devletine kazandırdığı prestij nedeniyle Türkiye Selçukluları için önemli bir devlet adamıdır. Mübarizeddin Ertokuş bey gulam asıllı olup Türkiye Selçuklu Devletinin Gulaman-ı Haslarındandır.” (wikipedia)

[9] Kopuz; http://www.turkishmusicportal.org/tr/calgilar/klasik-turk-muzigi-kopuz (daha fazla bilgi için bkz.)

[10] A.g.e 83.

[11] A.g.e. 85.

[12] A.g.e. 401.