Aspendos Antik Kenti’nin Tüm Zenginliklerini Roma Valileri Soyup Roma’ya Götürdü

Marcus Tillius Cicero: (M.Ö Ocak 106’da İtalya’nın Arpino kasabasında doğdu. M.Ö 7 Aralık 43’de İtalya’nın Formia Kentinde suikasta uğrayarak hayatını kaybeden hukuk adamı ve felsefeci. Dönemin en iyi hatiplerindendi ve onun varlığı dahi adaletin sarsılmaz temeller üstüne kurulduğunu insanlara hissettirecek kadar etkili ve kendinden emindi. Yunan düşüncesini daha sonrakilere aktarması, Latince dilini felsefe dili olarak yayılmasına verdiği emekle başladı. Stoacılar ve Sokratesçilere tönelen Cicero dinsel görüşleri bakımından agnostik kalmıştı. Döneminin en seçkin entelektüellerinden olan Cicero, bu yüzyılda yeniden hayata gelseydi, bilemiyorum konuşacak adam bulabilir miydi?

Anadolu kimin eline geçti de yağmalanmadı ki? Ve Anadolu’nun her bir köşesinde bugün harap halinde olan antik kentlerimiz, sadece depremlerin bir eseri olarak mı böyle yıkık dökük ve de terk edilmiş bir harabe görünümündedir? Bugünkü yazım bunu kapsıyor. Çünkü sizlerle buluşturduğum birçok Likya kentlerinin hepsinin başına gelmiş, insanın canını bugün dahi acıtan bir meseledir bu yağmacılık. Zannedersem bu yağmaların en alalarını da Anadolu topraklarına sahip olan Romalı yöneticiler tarafından yapılmış. Likya Uygarlıkları ise bu yağmalardan oldukça çok nasibini almış. İşte onlardan bir tanesi de Aspendos Antik Kenti. Aspendos Antik Kenti; Side ve Perge gibi bir Pamfilya kentidir. Deniz kıyısında olmadığı için korsanların saldırılarına uzak olsa da gemilerin yol alabildiği Euymedon Irmağı nedeniyle kıyı kentlerinin olanaklarına sahipti. Roma egemenliği sırasında zengin bir ticaret merkezi oldu, ancak, Roma valileri kentin tüm zenginliklerini soymaya başladılar. Bunlardan Verres kentte bir tane dahi sanat yapıtı bırakmadı. Romalı devlet adamı Cicero bu soygunu Roma Senatosu’na şöyle şikâyet etti. “Aspendos, Pamfilya’nın eski bir tarihe sahip ve birbirinden güzel heykellerle dolu ünlü bir kentidir. Bu kentten bu ya da şu biçimde bir tane heykelin uzaklaştırıldığını iddia etmiyorum. Benim şikâyetim, Verres’in tek bir heykel dahi bırakmamış olması üzerinedir.”(*) görüldüğü gibi Aspendos’un tüm zenginlikleri henüz o tarihlerde Roma’ya götürülmüş ve kimbilir şu an hangi müzede ana yurdu olan Aspendos’a ait bir sanat eseri olduğu dahi bilinmeden, sanki Roma taş ustaları tarafından yontulmuş bir Roma şaheseri gibi sergilenmektedir. Tabii ki bu soygunları sadece Aspendos ile sınırlandırmamak gerekir, diğer sahip oldukları tüm adalarda ve topraklarda aynı işe zevkle yapan valilerini; “Romanın denizaşırı topraklarda sürekli genişlemesi, rüşvet yemenin ve zorla haraç toplamanın her türlü yaygınlaşmasını sağlayan”[1] bir dönem yarattı, gerisinde ise mutsuz binlerce insan, hayata küsmüş pek çok toprak sahibi ve insanlar, işte tarih bunları da yazmalıydı…

Bizlerin bu heykeltıraşlık konusunda bilgilenmemiz gereken bir diğer unsur ise, o dönemlerde en iyi mermerin ve en iyi taş ustalarının Anadolu kıyılarında, işte bu kentlerde yaşayan taş ustalarının elinden çıkmış olmasıdır; fakat Akdeniz Bölgesi’nde genellikle maden olarak kireçtaşı çıkartıldığından, kreçtaşı ile yapılan bu heykellerin birçoğu zaman içinde aşınıp yok olmuş ya da çabuk kırılan bir malzeme olduğu için muhtemelen kendi döneminde de kırılıp dökülmesiyle günümüze kadar gelmeyenler olmuştur. Fakat Hristiyanlığın bu topraklara gelene kadar pagan dinine inanan bu insanların önce tapınaklarını ellerinden alıp buradaki tüm heykelleri kırıp ya da topraklara gömüp, tapınakları yağmalayan Bizanslı din adamları; işte o dönemlerde kireç taşından yapılan heykelleri kireç ocaklarında yakarak kireç yapmışlardı. İşte bu olayların yaşandığı yerlerden biri de bugün UNECO Dünya Miras Listesinde yer alan Pamukkale’deki Hierapolis Antik Kenti’nde Plutonium Mağarası’ndaki kazılarda çıkartılan Afrodit heykel başıdır.[2]

Hollandalı Ressam Rembrand’ın tablolarında, Anadolu’dan giden boya kullanılmıştır.
15 Temmuz 1606 Hollanda’nın Leiden kentinde doğan ünlü ressam 4 Ekim 1669 tarihinde Hollanda’nın Amsterdam kentinde hayata gözlerini kapatmıştır. Avrupa ve Hollanda sanat tarihinin en önemli ressamlarındandır. “Işığın ve gölgelerin ressamı” olarak da bilinir.
Rembrand van Rijn; “saint Stephen Taşlanması” adlı tablosu, aslında dönem olaylarını anlatan önemli bir tablodur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sadece heykeller değil, o heykelleri güzelleştiren boyalar da Anadolu’dan Avrupa’ya gitmiş ve Avrupa’da düne dair ne varsa o gördüklerinizin çoğu Anadolu’ya aittir. Yani tarihler boyu Anadolu, Avrupayı sürekli beslemiştir. İşte buna başka bir örnek de “Demirhidroksit ile montmorillonitin karışımından oluşan ve Bolus tabir edilen çok kıymetli bir boya orta çağ boyunca Anadolu’dan götürülüp Paris’te öğütülerek ahşap heykellerin yaldız altı kırmızı astarı olarak asırlarca kullanılmıştır. Yine Anadolu’dan getirilen ve Snopia adı verilen kırmızı bir boya, Rembrand’ın tablolarında kullanılmış ve çok aranmıştır. Bolus halen jips ve kireç ile karıştırılarak sulu boya üretiminde kullanılmaktadır. Mineral boyaları dünyanın hemen her tarafında olmakla beraber” bugün için artık listede adlarını da okuyabileceğimiz şekilde, “en önemli yataklar ABD, Fransa, İtalya, Türkiye, İspanya ve İran’da bulunmaktadır. Kuzey Kıbrıs’ta da daha önceleri önemli ölçüde işletilip ihraç edilen bir boya toprağı mevcuttur. Kırmızı-kahverengi bu toprak demir ve mangan oksitleri ihtiva eden bir bentonit bileşimindedir.”[3] Ki kaç bin yıldır topraktan boya yapan Anadolu kadını, kendine kıyafet için ürettiği kumaşlardan tutun da ev tekstiline, evinin duvarındaki resimlere, kap kacağın üstüne kadar hep bu boyaları kullanmıştır. Bu geleneğin en güzel örneklerini Anadolu’nun neresine giderseniz gidin halen görebilirsiniz. O yüzden topraktan boya yapan bu simyacı ruhlu halkın DNA’larına işlemiş kültür, günümüzde de mutlaka kendine hayat bulacak alanlarla buluşmalı, buluşturulmalı ve bunun için gerekirse bir mücadele verilmelidir.

Girit Adasındaki Knossos Sarayı’nın kendine özgü mimarisi ve kırmızının en kışkırtıcı renginin bugün hala sütunların üstünde renginden hiçbir şey kaybetmeden duruyor olması, ne enteresan bir durumdur değil mi? Kandiye şehri yakınlarında olan bu kentin o tarihlerdeki adına ulaşılamayınca, adada anlatılan gelen Minos efsanesinden yola çıkılarak burada İngiliz tarihçilerin öngörüsüyle bir Minos Hikayesi Uygarlığı uydurulmuş ve bu uygarlık daha sonra Miken’den Yunanlılara bağlanmıştır. İşte tam da burası, doğru adrese teslim edilmeyen yanlan bir tarihin başlangıcı olmuştur.

Kıbrıs’da üretilen kımızı-kahverengi renklerini duyunca sizin aklınıza ne geliyor bilmem, ama benim aklıma ilk gelen şey, Girit Adası’ndaki Knossos Sarayı’nın sütunları aklıma gelmektedir. Zaten buranın ilk halkları Anadolu’dan Girit Adası’na gelmişler ve burada buğday ve hayvan yetiştiriciliği yapıp tarım yapmışlar, aynı zamanda Mısırlılarla yapılan deniz ticareti sonucunda adayı bir medeniyet abidesi haline getirmişlerdir. Knossos Sarayı ve adada kazılarda çıkartılan her bir unsur, nasıl oluyorsa uyduruk bir Minos efsanesi ile, İngiliz arkeologların buradaki yerli halkı Anadolu halklarına bağlayacaklarına Yunan halklarına bağlayıp, buradaki medeniyetin bir devamı olarak adlandıracakları Miken Uygarlığı üzerinden bugün hafızalarınıza kazılan muhteşem Yunan uygarlığına kadar meseleyi getirdiklerinden, tarih aslında tam da buradan kopmaktadır. Nasıl ki, başa geçirilen bir şapka gibi, arkeologların ve de tarih adamlarının bir yeri, bölgeyi, geniş coğrafyaları savaşlarla bir şekilde ele geçiren kralların sanki orada daha önce yaşayan bir halk yokmuşçasına, her şeyi sahip olana bağlıyorsa, işte; Bizans ve Roma İmparatorluklarının Anadoluyu ele geçirdikten sonra, Anadolu’daki ezeli yerli halkların kültürlerinin hem yağmacıları olmuş, hem de bu topraklara köklü olarak yaptıkları kurumlar, tapınak ya da sonra dönemsel olarak el değiştiren kiliseler, yollar vb. ne varsa hepsini kendilerine mal etmişlerdir. Oysa ki her ne şekilde olursa olsun, bir toprak parçasına sahip olmakla oradaki tüm maddi-manevi değerlerin, ona bilek gücüyle sahip olduktan sonra tüm o kültürün sahibi olduğu anlamına gelmez/gelmemelidir. Fakat özellikle antik kentlerin tarihlerini okuduğunuzda, onları anlatan kalem ne yazık ki ya bu konuda çok bilgisiz olduğu için yetersiz olduğundan ya da sürekli yabancı arkeolog veya tarihçilerin daha önce yazmış ya da o anda yaptıkları gözlemlerinin/kazılarının sonucu kaleme almış oldukları cümlelerinden ibarettir. Bizim tarihçilerimiz onların tüm görüşlerini tamamını kabul etmekte ve hiçbir eleştirel gözle ortadaki esere yaklaşmamakta, kendi düşüncelerini bunun içine katmamaktadırlar. Elbette bunu yapabilen arkeologlarımız da vardır, fakat bunların sayısı çok azdır. Bizim arzu ettiğimiz durum ise, elbette yabancı arkeolog ve tarihçiler fikirlerini söylesinler, bildirilerini yazsınlar, fakat bizim kendi tarihçilerimiz de aynı şekilde bu çalışmalar üstünde görüşlerini bildirebilsin ve bizler onların fikirlerinden de faydalanabilelim. Ben şimdiye kadar hiç rastlamadım bizden karşı bir görüşün ortaya atıldığını, bunu bir saygının sonucu olarak mı okumalıyız, yoksa o konuda yeteri kadar bilgimiz olmadığından söyleyecek söz bulamadığımızın bir ifadesidir, bilemedim.

Anadolu toprakları her zaman ve her dönem yağmalanmıştır. Bugün halen genç nesillere kazandıramadığımız bu tarihi bilinçle hangi yarınlara gitmeye çalıştığımızı hedefliyoruz, bunu da bilemiyorum, ama bildiğim bir şey varsa, tahmininizin de üstünde çok değerli topraklara sahip olduğumuzdur.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Alıntı & Kaynak ve Fotoğraflar

(*)  Yurt Ansiklopedisi, s. 771, 772

[1] Charles Freeman, Mısır, Yunan ve Roma, Antik Akdeniz Uygarlıkları, ISBN, 987-975-298-078-5, Dost Kitapevi Yayınları, Temmuz 2013, Ankara, S. 406.

[2] https://www.arkitera.com/haber/denizlide-afrodit-heykel-basi-bulundu/

[3] Sekizinci Beş Yıllık kalkınma Planı, DPT: 2615, ÖİK: 625, Madencilik Özel İhtisas Raporu, Endstriyel Ham Maddeler Alt Komisyonu Yapı Malzemeleri (Alçı-Kireç-Kum-Çakıl-Mıcır-Boya Toprakları-Tuğla-Kiremit)   Çalışma Gurubu Raporu),  “Boya Toprakları” S 81.