Korsan Zeniketes’in Ömrü Boyunca Yağmaladığı Tüm Hazinelerini ve Olympos Heykellerini Romalı Komutan Puplius Servilius Roma’ya Götürdü

Günün birinde yolunuz düşer de Antalya-Kemer yolu üzerinden 75 kilometre kadar batıya giderseniz ‘Olympos’ yazılı bir yol sapağı ile karşılaşırsınız. Buradan birkaç kilometre aşağılara deniz kenarına doğru ilerlediğinizde, bir zamanlar Romalı Hatip Çicero’nun “Likya’nın en mamur kenti” olarak gösterdiği Olympos kenti kalıntılarının içinde bulursunuz kendinizi. Bir zamanlar bu kıyıyı izleyerek yol alan kaptanlar binlerce kez, bu sahilleri seyrederek, Anadolu’nun batı sahilindeki kentlere gidip gelmişlerdi. Biraz ötede yer alan ve beklenmedik anlarda çıkan fırtınalarıyla ünlü ‘Şıldanlar Burnu’ birçok denizciye mezar olmuştu. İşte o nice teknelerin denizin dibini boyladığı karanlık sular bugün hâlâ araştırılmayı ve tarihe ışık tutmayı beklemektedir…

Olympos, Lykia Birliği’ne dâhil olmuş, birlikte üç oy hakkına sahip 6 kentten biriydi. Bunu dönemim ünlü coğrafyacısı Strabon da söylemiş, MÖ 100 yılında Olympos’un Likya Birliği’nin en önemli kentlerinden biri olduğunu yapıtında bildirmişti. Fakat şunu asla unutmamak gerekirdi ki 23 kentten oluşan “Likya Kurulu/Birliği” dünyanın ilk birleşik cumhuriyeti olduğunu ilan eden Fransız düşünür Montesquie (1689-1755), 15. ve 16. yüzyılda bu topraklarda serpilip gelen özgürlüğün, demokrasinin farkındaydı. Bölgeyi sadece yönetim şekli olarak değerlendirmemiş, coğrafya, iklim ve kültür olarak da değerlendirmiş ve bu topraklarda yaşayan insanların kendilerine seçtiği yönetimin farkına vardığında ise adeta gıpta etmiş olacak ki, o nedenle hem de o tarihlerde Likya Birliği’nin oluşturduğu, dünyanın en seçkin yönetim şeklini selamlayarak tarihe eşsiz bir not düşürmüştü. Hatta biraz daha ileri gidecek olursak, 5 Mayıs 1789’da gerçekleşecek olan Fransız Devrimleri’nin modeli Likya Birliği olabilir miydi? Sanırım bu gerekçelerin ve şüphelerin köklerini dipnotumda bulacaksınız…[1]  Montesquie eğitimi gereği Likya Birliği’ni çok iyi araştırmış ve 23 kentin sahip olduğu alanı ve kendi içinde yaşattığı demokrasiyi onaylamış ve bu yönetim şeklinden etkilendiği için küçük devletlere uygun düşen rejimin demokrasi olduğunu söylemişti.

Ksantoslular, daha önceki tarihlerde de bağımsızlıklarını göze almak için her şeyi göze aldıklarından İÖ 547’de İran generali Harpagos’un, İÖ 42’de Brutus’un güçlü ordularına teslim olmayı kabul etmemişler, kentte birlikte yakılıp yok edilmeyi yeğlemişlerdi. Daha sonra Anadolu’nun o en güzel topraklarının hüküm sürdüğü ve cumhuriyetle yönetildiği Likya toprakları Yunan ve Romalıların eline geçse de, Likyalılar onların kültürlerine karşı kendi kültürlerini korumuşlar, asla onların dillerini konuşmamışlar, kurdukları şehirlerin dahi isimlerini değiştirmemişlerdi. Fakat Likya sadece karayoluyla sömürülse ve zenginliklerine saldırıda bulunulsa iyiydi, aynı zamanda kıyı kentleri de korsanların iştahını açan zenginliklerinin hedefi olabiliyordu.

Karyalı gemi kaptanı ve Coğrafyacı Skylax, I. Darius‘un emri ile askeri operasyonlara hazırlık amaçlı 30 aylık bir seyahate çıkmış, bu seyahatine antik çağda gemilerin inşa edildiği İndus Nehri‘nde başlamış, sonra Kızıldeniz üzerinden Süveyş‘e kadar seyahat etmişti. Karyalı Skylax MÖ 500 yıllarında Olympos’tan da söz etmiştir.[2] Buradan da anlaşılacağı üzere antik dönemlerde liderler kendilerine farklı ülkelerde yeni ganimetler ve topraklar elde etmek için önce himayelerindeki ya da deniz aşırı yerlere gidip gelen insanlarla bağlantıya geçiyorlar, onlarla özel anlaşmalar yapıyorlar, -kanımca-, bu anlaşmalara göre onları keşfe çıkartıyorlar, sonra da buralara saldırıyorlardı. Karyalı Skylax, zaten Anadolu topraklarının insanı olduğuna göre, muhtemelen bu kıyıları avucunun içi gibi biliyordu. Karyalı Skylax, belki de Zenikeres’i çok iyi tanıyordu ve onun sahip olduğu topraklardan da zenginliklerden de gücünden de haberdardı. O nedenle Zenikeres gibi insanları korsan/haydut olarak değerlendirmeden önce, o zamanki devlet yöneticilerinin de aslında aynı zihniyete sahip olduklarını görebilmek mümkündür. Ayrıca wikipedia Karyalı kaptan ve coğrafyacı Skylax’ın Yunan olduğunu iddia etmiştir, bugünden elimizde böyle bir kanıt yokken Skylax’ın Yunan olduğunu söylemek de Skaylax’a ve tarihe bir haksızlık değil midir? Sanıyorum, bilim adamları tarihi kişilikler hakkında yorum yaparken de kanıtlanmamış, kesin bir kanıtı olmayan konularda da tarihin kutsi geçmişini yorumlarken oldukça dikkatli olmalıdır.

Olympos Antik Kenti MÖ 168-78 yılları arasında yöre korsanları tarafından yağmalanmış, Korsanların lideri olan Zeniketes Olympos’u üs olarak kullanmıştır. Fırsat buldukça Roma gemilerini ve Tarsus’dan Olympos’a kadar tüm kentleri yağmalayan Zeniketes, Olympos’la birlikte birbirlerine yakın yerleşim yerleri olan Phaselis, Korykos (Mersin), Pamphylia antik kentlerini de zapt etti, krallığını ilan ettiği Olympos’da yaşadı ve sahip olduğu kentler Likya birliğinden çıkartıldı. Doğu Akdeniz’deki deniz ticareti trafiğine büyük darbe indirdi. Yağmalar sırasında ele geçirdiği insanları o dönemin tanınmış köle satış merkezleri olan Side ve Phaselis’te götürüp buralarda satılığa çıkartıyordu. Haritadan da bakacak olursanız, Zeniketes tüm arsızlığı ve korkunçluğuyla Pamfilya’nın tüm kıyı kentlerini ele geçirmiş, o kıyı senin bu kıyı benim güvenle ticaretini de yapıyordu. Korsanlığın oldukça revaçta olduğu bu tarihlerde bu haydutları ortadan kaldırmak üzere Roma tarafından görevlendirilen Puplius Servilius Vatia (MÖ 134-44) komutasındaki büyük bir Roma ordusu MÖ 78’de doğu Likya ve Batı Pamphylia’yı korsanların elinden kurtarmak için bir sefer düzenleyip Zeniketes’in Olympos’taki kalesine saldırdı ve Zeniketes’in ordularıyla kalesini ve topraklarını savunmasına rağmen Olympos’taki 26 yıllık hükmüne son verdi. Böylece Roma komutanı Puplius Servilius Vatia ismine “İsauricus” adı da eklendi. Helenler kendilerinden olmayan tüm milletlere “barbar” anlamına gelen bu kelimeyi kullanırlardı ve Romalı komutan bu barbarların hakkından geldiği için bu unvana layık görüldü. Bu kuşatma ve saldırılarla bu sefer sonunun geldiğini anlayan Korsan Zeniketes ise ailesi ile birlikte kendini yakarak intihar etmek zorunda kaldı. Ne kadar dehşet verici bir son değil mi? Daha önceki yazılarımı okumuşsanız hatırlarsınız, Likyalılar Persler şehirlerini zapt edince düşmana esir olmaktansa kaleyi içindekilerle birlikte ateşe vererek intihar etmeyi seçmişlerdi. Çünkü o dönemlerin değer yargıları da buydu; düşmana yenilmek ve sana ait her şeyi vermek ve onların her türlü hakaretlerine maruz kalıp, en aşağılık köleleri olmak, en pis işlerini yapmak, köle pazarlarına götürüp satılmak, hatta işkence görmek ve onların eliyle öldürülmektense kendi canlarına kıymaları daha iyiydi..!

MÖ. 77–76 yıllarında Servilius Vatia Likya’da Olympos, Phaselis ve Korykos kentlerini zapt edince Servilius Vatia, Isauriya[3] (yağmacı halk)’da zafer kazandığı için Isauricus lakabıyla da bilinmektedir.  M.Ö. 77’de korsanlara karşı başlatılan yeni savaşları ünlü coğrafyacı Strabon şöyle nakleder: “Taurus Dağları yakınında korsan Zeniketes’in kalesi bulunur – Olympos’u kastediyorum, hem dağ, hem de kale olarak… Ama dağ Isauricus tarafından ele geçirildiğinde Zeniketes kendisini bütün evi ile beraber ateşe verdi.  Korykos, Phaeselis ve Pamphilia’da pek çok yer ona aitti; hepsi Isauricustarafından ele geçirildi.”

Striginis Antik Çağ’da vücuda yapışan ter, kum, toz, yağ ya da kiri vücuttan sıyırarak temizlemek için üretilmiş bir aletti.
Roma Döneminde strigilis vasıtasıyla temizlenen sprocular. 2. Bronz heykel, Hırvat Apoxyomenos’un ( Hırvat : Hrvatski Apoksiomen ) bir olduğu Antik Yunan heykel döküm  bronz 2 veya 1. yüzyılda; 1996 yılında Lošinj adasının güneydoğusundaki Hırvat Vele Orjule adasının yakınındaki denizin dibinde keşfedildi .Bir atlet – Apoxyomenos (‘Kazıyıcı’) bir strigil adı verilen küçük kavisli aletle vücudundan ter ve toz kazıma eylemini temsil eder. 
.

Olympos Antik Kenti’nin yeri yakın yüzyılımızda ise 1811 yılında ilk defa İngiliz bir gezgin olan F. Beaufort tarafından belirlenmiştir.
Beauforf, Zeniketes’in korsanların arasında şef konumuna gelen Kilikialı bir demirci olduğunu öne sürdü. Bazı araştırmacılar ise Zeniketes’in Kilikialı değil, aksine yerli olduğunu savundular.  Zeniketes, Dodona Zeus’una (Yunanistan’ın Epirus Bölgesi) Antik Çağ’da vücuda yapışan ter, kum, toz, yağ ya da kirleri temizlemek için kullanılmış, adına  strigilis denilen demirden bir nesne sunmuştur.  Strigilis, demir yahut bronz bir nesnedir. Genellikle spor yaptıktan ya da sudatorium sonrası kullanılırdı. Zenikeres’in böyle bir nesneyi Dodona Zeus’una sunması bazı tarihçi çevrelerce Zenikeres’in Yunan olduğu savını dahi ortaya attırdı.

Bu sunuyu yerel bir bey ve haydut topluluğunun lideri vasfıyla vermiş olduğu, belki akrabalarının uzun sayılacak bir zaman diliminde Olympos’ta egemenlik sürdüğü, yoksa Oliymposluların bu kadar uzun bir süre neden hiç başkaldırmadığı, belki de yönetimden halkın kendisinin de memnun olduğu ve içlerinden birini yaklaşık yirmi yıl süresince yönetici olarak görmeyi tercih ettikleri, Zeniketes’i desteklemeselerdi; Roma’nın onlara daha farklı davranacağı ve sonunda Servilius tarafından cezalandırılarak kenti ciddi tahribe uğratan Romalı komutanın kentim tüm zenginliklerini, hazinelerle birlikte Roma’ya götürdüğünü öne sürmüşlerdir. Oysa ki göz önünde bulundurulması gereken bir başka gerçek; Olymposta yaşayan ve Phaselis ve Pamfilya içlerine kadar yayılan Zeniketes, iç kısımlardaki güç ve egemenlik alanını Mithridates Eupatos’un Roma ile savaşı esnasında çıkan karışıklık döneminde genişletmiş, Kibartislileler korsan şefine destek çıkarak Kibyratis bölgesinde ve Solyma Dağı ile geçitleri tutarak, karadan gelebilecek saldırılara karşı Zeniketes’in sahip olduğu coğrafyayı korumuşlardır. Korsan Zeniketes, Pontus kralı VI. Mithridates’in, Roma ile mücadelesinde kendisine destek olmuş, İ.Ö. 89–85 arasında yapılan I. Mithridates savaşında, Lucius Licinius Lucullus’un filo toplama çabalarının korsan saldırılarıyla engellemiştir. Korsanların VI. Miyridates’e olan desteğini kırmak isteyen ve korsanların bu desteğinin önemini kavrayan Romalılar İÖ 80’lerde VI: Mitridates’e karşı başarılı sonuçlar elde etseler de korsanlık bu tarihlerde de devamlılığını koruyacak bir güçteydi. Roma, Mithridates ile giriştiği savaşta, Kilikia’nın stratejik önemini çok iyi kavramıştır ve aslında onun korsan ve çapulculuğun kökten yok etmek değil, Anadolu’nun o eşsiz güzelliklerini, zenginliklerini ele geçirmek, bu toprakları yöneten olmak için tıpkı daha önce Truva’ya saldırdığı gibi Anadolu’nun güney kıyılarına da saldırdı. Buralarda geçit vermeyen, Romalılar tarafından haydut, çapulcu ilan edilen Zeniketes ve sahip olduğu gücü kırılmak isteniyordu. Ve en nihayetinde İÖ 78’de Publius Servilius Vatia’yı Kilikia bölgesine gönderilerek Zeniketes’in yaşadığı kent olan Olympos tarih kitaplarında korsan, çapulcu aşağılamasının çok daha şiddetli olanı yapılarak yakıldı, yıkıldı, yağmalandı. Peki, bu da bir korsanlık değil miydi? Sonuç olarak Zeniketes de bölgeye 26 yıl kadar önemli bir yıl sahip olmuş ve sahip olduğu kentlerdeki halkın hiçbir tepkisini almadan kendine yarattığı cumhuriyetin lideri olarak yaşamını sürdüren bir isimdi. Romalılar Olympos’u ve diğer Likya kentlerini çapulculuk yağmamış, yakıp yıkmamış, yağmalamamışlar mıydı? Oysa en alasını yapmışlar ve belki de Zeniketes ve onun gibi korsanları aratacak köklü yağmalarını, meşru bir hale getirerek yapmışlardı. Bunun için örnek ise Roma valileri tarafından soyulan Likya kentlerini, özellikle de Aspendos’u, Olympos’u ve nicelerini gösterebiliriz. Puplius Servilius Vatia İsauricus, Olympos’u zapt ettiğinde, kendini kalesinde savunması ve ölmesi, de aslında korsanlık ve çapulcu sıfatlarını havada bırakmaktadır, oysa korsan canını kurtarmak için ailesini de zamanın teknesine tüm ganimetlerini de yanına alarak oradan kaçması, daha güvenli bir yere gitmesi gerekirdi, öyle değil mi? Oysa kendisi bir onuruyla savaşan bir komutan gibi hem kendisinin hem de Olympos halkının savunmasını yapmıştır. Tarih kitaplarında gerçekçi bulmadığım yorumlardan bir tanesi de bunun aksini savunuyor olmasıdır. Belli ki Zeniketes her istediğini alan ve sahip olan, karşısında hiçbir direnişi istemeyen bir yönetim anlayışına sahip Romalı yöneticilere karşı gelebilecek güçte ve zekâda bir insandı, yoksa onlarla işbirliğine girmesi de muhtemel bir durumdu.

Servilius, Olympos’u ele geçirdikten sonra, ömrünü yağmalamakla geçen nice değerde zenginliklerin adaletsiz sahibi Zeniketes’in tüm yağmaladıklarını yağmalamakla kalmadı Olympos’a ait heykelleri ve nice hazineleri de alıp Roma’ya taşıdı. Olymposlular ve Zenikeres’e destek veren tüm diğer yerleşimler en ağır cezalara maruz kalmış, toprakları ise “ager publicus” ilan edilmiştir. Ager publicus, antik Roma’da esas olarak savaş neticesinde elde edilen devlet arazisine verilen isimdir.

Bundan sonrasında ise Olympos Antik Kenti bir daha asla eski önemine ulaşamadı. Daha önceki yazımda Aspendos Antik Kenti’ni yağmalayan ve bir tane dahi heykel ve zenginlik bırakmayan Roma valilerini yazmıştım, Likya Birliğinin kentleri tarih boyunca hep soyuldu, fakat özellikle bu tarihlerde yapılan bu büyük soygunların, hem o tarihlerde Roma’yı ve belki de oradan da başka Roma kentlerine taşındığını düşünürsek, şimdilerde müzelerde yer alan eserlerin hepsini Yunan ya da Romalıların sadece kendi öz kültürleriymiş gibi göstermekle birlikte, bu bağlamda her bir tarihi figürün de kültürel olarak nereye ve kimlere ait olduğunu bilmeden yapılacak değerlendirmelerin gerçeği yansıtmayacağını kulağınıza bir küpe olarak takmayı da unutmayın. İnsan bu tarihi gerçeklerle yüz yüze kalınca, Yunanistan ve Roma’daki tüm müzelerdeki heykel ve zenginliklerin, -özellikle heykellerdeki mermer analizlerinin yapılarak- bu yontuların hangi topraklardan gittiği ortaya çıkartılmalı ve bu eserlere “Roma heykeli, Yunanlılara ait medeniyet” yaftası yapıştırılmadan gerçekler ortaya çıkartılmalıdır; ve sorgulanması gereken en önemli başka bir gerçek de Romalılar Anadolu topraklarını yönetmeye başladıklarında, tüm bu coğrafyayı hangi nüfusunu kullanarak Romalaştırabilecekti? Sanıyorum, antik dönemleri anlamaya çalışırken, en çok sorgulamamız gereken konulardan bir tanesi de budur ve bu noktada yanlı olarak kaleme alınmış tarih kitapları yeniden gözden geçirilmelidir. Zeniketes her bakımda üstünde durulması gereken bir karakterdir. Yaptıklarını tasvip edelim ya da etmeyelim, kanımca sıradan bir adam değil, Anadolu’nun bağrında tarih yazmış, -bugünkü aklımız ölümünü yorumlayamayacak değer yargılarına sahip olsa da- ölümü onurluca ve kahramancadır..! Hayali de olsa masal kitapları, romanı, yazılmalı, sinemalara böyle bir karakter aktarılmada geç kalınmamalıdır.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Alıntı & Fotoğraf & Kaynaklar

http://www.academia.edu/…in_kalesinin_lokalizasyonu
http://www.academia.edu/…i_yayinlari_128_2008_33-44
http://de.wikipedia.org/wiki/zeniketes
http://www.akmedadalya.com/…id=12&articleid=148

* http://www.dergibursa.com.tr/uludagdan-olimposa-selam-olsun/
* https://www.academia.edu/565950/Olympos_ve_Zeniketesin_Kalesinin_Lokalizasyonu

* http://www.altersozluk.com/title/show/zeniketes

* http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/?/=648

* http://en.wikipedia.org/wiki/Publius_Servilius_Vatia_Isauricus_(consul_48_BC)

* Heykel fotoğrafı: https://www.wikiwand.com/en/Croatian_Apoxyomenos


[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Montesquieu: Çünkü Monresquie’nin babası Jacques de Secondat uzun soyluluk geçmişi olan bir askerdi. Annesi Marie Françoise de Pesnel ise La Brède Baronluğu unvanının Secondat ailesine gelmesini sağlayan varisiydi. Montesquieu, Bordeaux’da hukuk okumuş, 1708’de avukat olmuş, 1714’de, -yirmi yedi yaşında- Bordeaux parlamentosunda Yargıtay başkanı olmuştu. “Bir siyaset sosyolojisi geliştiren Montesquieu, esas ününü toplum, hukuk ve yönetim tarzı konusunda gerçekleştirdiği karşılaştırmalı araştırmadan almıştı. Siyaset ve hukuk konusunda tümevarımsal ve deneysel bir yaklaşımı benimseyen filozof, olguları kaydetmek yerine anlamayı, görüngüleri konu alan karşılaştırmalı bir soruşturmayı, tarihsel gelişmenin ilkelerine ilişkin sistematik bir araştırmanın temeli yapmayı itmişti. Siyaset konusuna, şu halde bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin, halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs., göreli olduğunu söylemişti. O, işte bütün bu temel koşullara, “yasaların ruhu” adını vermişti. Montesquieu bu bağlamda, üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmişti. Buna göre, despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi, ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir; demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve kuvvetler ayrılığı prensibini ortaya atmıştı.”

[2] < “Skylax, seyahatte topladığı bilgileri kılavuz olması amaçlı bir periplus olarak kaleme almıştır. Skylax’ın bu seyahati milattan önce 519 ila 516 yılları arasında yaptığı düşüncesi bilimsel çevrelerde öne çıkmaktadır.[1] Skylax’ın eseri günümüzde kaybolmuş olsa da, tarihçi Hekataios ve Herodot‘un bu eseri kullandığı anlaşılmaktadır.”>, https://tr.wikipedia.org/wiki/Skylax , 17.07.2020, s 13:51

[3] İsauria, Vetus (Afyonkarahisar-Bolvodin İlçesi yakınları), İsaura Nova (Konya dolaylarında bir antik kenttir daha sonra buraya kurşun madeni çıkartıldığı için adı Tris-Maden olmuştur. Sonrasında da Leontopolis ismi verilmiştir. Lycaonia ya da Eski Yunanda Iconium (Konya ve Karaman illerinin böyük bölümlerini kapsayan bölge) bir kenti olarak bilinmektedir. İsaura’lı halk enerjik ve yağmacı bir halk olarak bilinir. İsaura’nın Kralı Philiph düşmemek için birçok savunma yapmış olsa da Alexander’in ordusuna karşı koyamamıştır. Isaurian, Küçük Asyaur Isauria bölgesinde soyu tükenmiş bir dildir. Mezar yazıtları dâhil olmak üzere epigrafik kanıtlar MS 5. yüzyıla kadar bulunmuştur. Konuşmacılarının kişisel isimleri Luwi’dir, fakat Luwiler Anadolu’nunn yerli halkı olmalarına rağmen Batılı tarihçiler tarafından konuştukları dil bilinçli olarak Hint-Avrupa’dan türemiş olduğu savı öne atılmaktadır. Luwilere barbar diyenler de en az Luwiler kadar barbardırlar.