Perge-Aspendos-Side- Ksantos Antik Kentleri Roma ya da Yunan Kentleri Değildir

Perge Antik Kenti: “Antalya’nın 18 km doğusunda olan Perge Antik Kenti’nin tarihi Side ile aşağı yukarı aynıdır. Antalya üzerinden Psidya bölgesine bağlanan ticaret yolu üzerinde bulunduğundan tarihte ulaşıma elverişli olan Aksu (Kestrol) Irmağı’na da bir yolla bağlandığı için Pamfilya’nın en önemli kentlerindendir. Strabon da İÖ I. yüzyılda Aksu Irmağı yoluyla Perge’ye gidilebileceğini anlatır. Kentin adının Yunanca olmaması, Side gibi eski bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Kentin söylencelerdeki kurucuları arasında İÖ XII. yüzyılda Truva Savaşı’ndan dönen Mopsos ve Karkhas, Riksos, Labos, Makhaon, Leonteus ve Minyas adları geçmektedir. Kentin adına, İÖ 1200 dolaylarında Aka kolonilerinde bulunduğu anlaşılan yazıtlardan sonra, İÖ IV. yüzyılda yaşayan Skylax’ın yazılarında rastlanır.”[1] Pagan inancına inanan Pergeliler Romalıların toprakları ele geçirmesi ve daha sonraki yıllarda Romalıların Hristiyanlığı resmi din kabul etmesi sonrasında eski inanışlarını bırakmak zorunda kalmışlar ve Hristiyan olmuşlardır. Bugün Antalya Müzesi’ndeki eserlerin %90’ı diyebiliriz ki Perge Antik Kenti’ne aittir.

Aspendos Antik Kenti:  “Aspendos” Anadolu dillerinden bir sözcüktür ve bölgenin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Deniz kıyısında olmadığı için korsanların saldırısından uzak, ama gemilerin de yol alabildiği Eurymedon (Köprüçay) Irmağı nedeniyle kıyı kentlerinin olanaklarına sahip olan kenttir. Romalılar bu topraklara sahip olabilirler ve o dönemlerde zengin bir kent de olabilir, fakat bu zenginlikleri ve kentteki tüm sanat eserlerini çalıp Roma’ya götüren Roma Valisi Verres’i dönemin önemli isimlerinden Cicero çok ağır bir dille eleştirmiş, itibar kaybına uğramasına neden olmuştur. “Coğrafyacı Strabon ve Pamponrus Mela, Kentin Agruslularca (Akalar) kurulduğunu yazarlar. Bölgeye MÖ 1200’den sonra Yunan göçleri olmuştur oysa Aspendos adının kaynağı Rumlardan önceki yerli Anadolu dilidir. Önemli bir ticaret yolu üzerinde olduğu ve Köprüçay Irmağı ile limana bağlandığı için Aspendos, her çağda ele geçirilmek istenen kentler arasında yer almıştır.”[2]

Side Antik Kenti: Side “Nar” demektir ve “Side” kelimesinin eski Yunancadan uzaktan yakından ilgisi yoktur. Amasyalı Strabon Side’nin Batı Anadolu kentlerinden Kyme’nin (Namurt Limanı) nir kolonisi olduğunu yazmaktadır. Eldeki yazıtlara göre Yunanlılar İÖ VII. yüzyılda göçler sırasında Side’ye gelmiş, İÖ III. yüzyıla kadar kente özgü bir dili konuşmuşlardır. Bu dil Anadolu’nun yerli halklarına ait olan Luvicedir. Yani sonuç olarak, Anadolu topraklarına bir avuç Yunanlı geldi diye bu toprakların halklarını bir anda yok saymak ve Anadolu’da filizlenen tüm medeniyetleri Yunanlılara ve Romalılara mal etmek hem büyük haksızlık hem de mantık dışıdır. Fakat tarih kitapları, bir toprağı coğrafya olarak ele geçiren bir devlete, imparatorluğa, sınırları içerisindeki tüm maddi ve manevi mirasın asıl yaratıcısı ve sahibi gibi kaleme aldığı ve insanlığı bu bakış açısı ile yanılttığından, -içinde bulunduğumuz yüzyılımızda eğitim ve bilgi bu kadar ileri gitmesine rağmen- günümüz insanı tarihi kendilerine verilen bu bilgi çerçevesinde değerlendirmekte ve dolayısıyla Anadolu’nun eski sahipleri ve tüm bu antik kentlerin asıl kurucuların isimleri hiçbir şekilde kültürel miraslarına mal edilmemektedirler.

Termessos Antik Kenti:  Antalya’nın 30 km kuzeybatısında yer alan bu  Psidia kentidir ve Likya kentlerinin en eski halkı olan Solimler’in kurduğu iddia edilmiştir. Solimler üzerine Lönermann şunları söylemektedir; “ İÖ 1140’ta Hitit boyları hükümdarlarından İli Han, Batur Hanla birlikte Mısır’ı aldıktan sonra Batur Han Mezopotamya’ya dönmüş, İli Han ise 3 oğlu ve kabilesi ile Küçük Asya’ya geçmiş ve burayı ele geçirmiştir. Daha sonra da oğulları tarafından paylaştırılarak, Solim Han’a Solit Valiliği’ni Amas Han’a Amasya Valiliği’ni vermiştir. Herodotos Anadolu’ya göçleri süresince Yunanlılar’ın Solimler’le sürekli savaştıklarını anlatır.[3]

Roma’nın Hristiyanlığı resmi bir din olarak kabul etmesiyle birlikte Hristiyan olmuşlardır. Fakat Romalılar bu topraklara sahip oldular diye, bu demek değildir ki bu toprakların tüm halkları Romalıdır. İşte tarih kitaplarını kaleme alanlar ne yazık ki Yunan ve Roma’ya sürekli bir genelleme yaparak, Anadolu halklarını anlatılan her şehirde yok saymışlardır. Pergeliler de bu haksızlığa uğramış, Anadolu haklarından biridir. Çok sonraları Romalılar bu topraklara sahip olduklarında, imar çalışmalarında bulunmuşlardır, fakat bu topraklara ne yapmışlarsa yapsınlar, Anadolu’nun yerli halkıyla birlikte yapmışlardır. O nedenle kentlerin tarihini incelerken Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeyi de unutmamak gerekir.

Ksantos (Xantos) Antik Kenti: Antalya, Muğla illerini ayıran Eşen Çayı’nın kıyısında yer alan Ksantos, Likya’nın başkenti sayılmaktadır. İskender’in ardından bölge halkları dış saldırılara karşı birleşmiş ve bu kentler bağımsızlıklarını kazanarak saldırılara karşı birleşmişler, bu sayede bağımsızlıklarını kazanarak bir cumhuriyet yönetimi oluşturmuşlardır. 23 kentin delegelerinden oluşan “Likya Kurulu” ile yönetilmeye başlamışlardır. Montesquie bu yönetim biçimini dünyanın ilk birleşik cumhuriyeti olarak selamlar. Ksantoslular, daha önceki tarihlerde de bağımsızlıklarını göze almak için herşeyi göze almasını bilmişlerdir. İÖ 547’de İran generali Harpagos’un, İÖ 42’de Brutus’un güçlü ordularına teslim olmayı kabul etmemişler, kentte birlikte yakılıp yok edilmeyi yeğlemişlerdir. Likyalıların Yunan ve Roma kültürlerine karşı kendi kültürlerini korudukları görülmektedir. Yunanlıların ölülerden korktukları için ölülerini uzak yerlere yapmalarına karşın, Likyalılar kentlerin içindeki mezarları korumuşlar, görkemli Roma, Bizans yapılarının tersine yöre iklimine en uygun konut yapma yöntemlerini sürdürmüşlerdir. Yazılı kaynakları, arkeolojik kalıntıları ile Ksantos, Likya’nın en zengin kentidir. Ancak XX. Yüzyıl ortalarında bu zenginlikler yağmaya uğramış; İngiliz araştırmacı Charles Fellow’ca yerlerinden çıkartılarak Londra’taşınmıştır[4]. Burada verdiğimiz bilgiler ışığında, İngilizlerin Anadolu topraklarından götürdükleri tüm tarihi eserlere ve Ksantos Antik Kenti’nden götürülenlerinin hepsine Romalılara ait eserler demek mümkün müdür? İşte burada da görüldüğü üzere, bir eseri yorumlarken kimin hangi tarafa yakınlığı ve sempatisi öne çıkmakta ve ne yazık ki bilimsel gerçekler, tarih adeta yok sayılmaktadır. Şu asla unutulmamalıdır ki Likya kentlerinin hepsi doğudan ve batıdan gelecek olan saldırılara karşı güç birliği kazanmak için kurulmuştur. Bundan bir müddet başarılı olan yöre halkı daha sonra yönetimlerini Romalılara ve sonrasında da Bizanslılara kaptırmışlar ve fakat asla onlar gibi olmamış, dillerini, kültürlerini korumuşlardır. O nedenle antik kentleri gezerken özellikle mezarlara bakınız. Likyalılar Yunanlılarla aynı mezarlıkları dahi kullanmamışlardır. Likyalılar şehirlerin içinde kendileriyle birlikte yaşayan bir yaşam anlayışı içerisinde mezarlarını belki de evlerinin hemen önüne gömerlerken, Yunanlılarınki şehir dışında olanlardır. Bu nedenle dikkat ediniz özellikle Likya kentlerinde şehirlerde genellikle iki mezar bulunmaktadır ve bunun açıklaması da budur. Anadolu halkları, Batı’nın topraklarını işgal eden gücüyle aralarındaki mesafeyi her zaman korumuşlardır.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı


[1] Yurt Ansiklopedisi, Türkiye İl İl: Dünü, Bugünü, Yarını, Cilt: 2, Anadolu Yayıncılık, 1982,  771.

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Aspendos#:~:text=10.%20y%C3%BCzy%C4%B1lda%20Akalar%20taraf%C4%B1ndan%20kurulmu%C5%9F,k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk%20iki%20tepe%20%C3%BCzerine%20kurulmu%C5%9Ftur.

[3] A.g e. s. 772.

[4] A.g.e s. 772