Sultan Alaaddin Keykubat’ın Alanya’yı Fetih Hazırlıkları ve Hareket (II. Bölüm)

Sultan Alaaddin Keykubat’ın Alanya’yı almadan önceki hazırlıkları ile ilgili yazımızın 2. Bölümü bu yazımızda yer almaktadır. O nedenle, birinci bölümü okumadan ikinci bölüme geçmemenizi tavsiye ederim.

“… Ertesi gün yıldızların şahı, gezegenlerin padişahı olan âlemi dolaşan güneş, başını lacivert perdeden dışarı çıkarınca zeminin ve zamanın kulağı zurnanın (nay) sesinden patlamaya, devlet davulunun (kös-i devlet) zafer vuruşundan çınlamaya başladı. Zafer, cihanın sığınağı olan padişahın dergâhının önünde yeri öpüp kulluğunu bildirdi. Devletin kırmızı benzinin ve mutluluğun mayası olan siyah çetr’in güneşi (huşid-i çetr-i siyah) toplantı yerinin (bargah) alnında parladı. Padişah, Yaradan’ın yardımıyla saltanat dergâhının önünde atına bindi. O sırada dünya siyah renkli soylu atların tüylerinin parlaklığından coşmaya başladı. Yer asker, gök melek oldu. Parlayan zırh ve miğferlerden her taraf demire döndü. Toprağın sırtı rüzgâr gibi giden atların ayak darbelerinden bükülmeye, mızrakların ucu göğün yüzünü yırtmaya başladı. Süvarilerin tozundan ve atların tırnağından dağlar ovaya, dünya serseme döndü. Kin peşine koşan, kaşları çatık zırhlı askerlerin verdiği sıkıntıdan ova deniz gibi çalkalanmaya başladı. İnsan selinden ve asker kalabalığından kara denizden ve ova dağlardan ayırt edilmez oldu. Merkezde bulunan Şah, şeref burcundaki güneş ve tendeki ruh gibi yola koyuldu. Ordunun konukladığı yerde askerlerin ve hizmette çalışanların çadır direklerinin ve sancak gönderlerinin ucuyla, ay kubbesinin yüksekliği arasında gözle görülür bir fark kalmadı. Onların kaldırdıkları tozdan kartal uçamaz oldu. Yer ve gök vahşi hayvanlar için kötü kimselerin kalbinde daha dar hale geldi. Bu şekilde padişah ve ordusu menziller aşarak ve git gide çoğalarak tahtın bulunduğu yere vardılar. Bir süvarinin tamamını bir haftada alabileceği geniş bir alanda denizde dikilmiş fener gibi çadırlar kurunca ordular ordulara, çadırlar çadırlara karıştı. O arada bahtı açık Padişah şehre girerek savaş araç ve gereçlerini yüklemelerini buyurdu. Şiir:

‘O zaman eğlence meclisinin sorumlusu (salar-ı bezm) emre uyarak öyle bir meclis (bezm) düzenledi ki,

O meclis, cennet sofrasına yaklaşan hatta onun ayarında olan bir meclisti.

O arada Sultan saz çalanları çağırarak onların herbirini alışılmış yerine oturttu.’

Ordunun büyükleri ve ülkenin severleri büyük bir meclis içinde Keykubad’ın sarayına yöneldiler. Pervin’in kıskançlıktan utanç duyacağı bir meclis düzenlediler. Erguvan rengindeki şarabı yudumlayarak kalplerindeki fani dünyanın gamını temizlediler. Sema’nın sesinden ve rahatlatıcı şarabın etkisinden gençlik günlerine geri döndüler. O sırada İskender sıfatlı Sultan, mübarek tacını dünyayı yöneten başını koymuş olduğu halde fildişi tahtında otururken, şiir:

Şarap kadehi hayat suyu gibi geldi. Ondan sonra bir yudum içmek, Rey ülkesini olmaktan daha iyi geldi.

Sema’nın sesi ve şarabın verdiği neşe, gençlik nehrinin suyunu akıtmaya başladı.’

Savaşçı yiğitler fetih rüzgârından coşmuş, eğlenceye dalmış olarak şarap içtiler.

Hal böyle iken, Sultan asker hazır etmeleri için uc bölgelerine fermanlar yazmalarını buyurunca divan kâtipleri (münşiyan-i divan) hiç vakit geçirmeden bu fermanı amberli nefesler gibi kâfuru kâğıtlar üzerine döktüler. Güneş kılıklı, ay yüzlü, zülüfleri Müşteri yıldızlarını andıran dilberlerin kâkülleri gibi kâğıdın beyaz çehresini siyah satırlarla süsleyip Sultan’ın tuğrasıyla (tevki-i hümayun) donattılar ve onları, ulak görevi verdikleri muhafız kulların (gulaman-i yatak) eliyle gidecekleri yere yolladılar.

Üzüntü giderek şarabın ateşi severlerin başlarını ağırlaştırınca Sultan işret meclisinden kalkıp dinlenme yatağına gitti.

Ertesi gün seher vakti sabahın dudağı gülücüklerle dolup, havanın kalbi cihan padişahının içi gibi nurlanıp âlemi aydınlatan güneşin mührüyle süslenince Sultan meydanın yolunu tuttu. Şiir:

‘Gök, edeb çevganıyle atılmış top gibi ahir zaman fitnesini başından uzaklaştırdı.’

Meydanlarda ve cirit oyunlarında ustalık kazanmış olan serverleri oraya çağırdı. Kısa bir zamanda meydanın süvarileri ve savaş arayan gençler birbirlerine girdiler. Kalkan toz havayı kapladı. Şiir:

‘Şahlar şahı bu lacivert kubbede parlayan ve dünyayı dolaşan güneş gibi,

Büyük bir güç ve ağır bir darbeyle vurduğu çevgan topunu göğe çıkarıyordu.’

Sultan o meydandan ayrılarak sarayın yolunu tuttu. Biraz dinlendikten sonra yeni bir meclis düzenledi ve ölçüsüz bağışlarda bulunarak adını her yere duyurdu. Bir hafta ara vermeden, cirit oynayıp şarap içerek eğlenmenin ve gençliğin hakkını verdi. ‘Allah en iyi bilendir.’

Sultan-Azam Alaaddin Keykubat’ın Konya Başkentinden Ala’iye’nin Fethine Gitmesi

Sekizinci gün, rüzgâr hızındaki atlarının tırnaklarından kalkan tozun güneşin ve ayın yüzünü örttüğü, sayı ve teçhizat bakımından mükemmel bir ordu geldi. Dokuzuncu gün sadık sabah ortaya çıkıp mavi gök kubbe aynasının yanağındaki dumanı silip güneşin yüzü güçlü padişahın ışığıyla parlayınca ülkeler alan, dünya bağışlayan, gücü Rüstem’inkine eşit olan padişah yürüyüş Rahşına (Rüstem’in atı) bindi. Davulun gümbürtüsünden ve Hindi zurnanın (ay-i hindi) sesinden yerin kabuğu çatladı. şiir:

‘O zaman onların kaldıkları toz dumandan yerin sayısı altıya, göğün sayısı sekize çıktı.

O zaman yenilenin zafer, lacivert renkli gökte yankılandı.’

Ayı ve güneşi yanına alan ordu zafer ve fetih yolunda akın akın ilerlemeye başlarken Sultan, düşmanın işini bitirmek için dünyayı avlayan ordularının üç gruba ayrılmasını buyurdu. Buna göre bir grup, çevik kaplanlar gibi sarp kayaları zıplayıp geçecek; bir grup timsahlar gibi deniz tarafından savaşa girecek: bir grup da hızlı dalgalar gibi gemilerle kale üzerine yürüyeceklerdi. Ayrıca yüksekliğe göğün hayran kaldığı ve her zaman kara bulutların altında saklı kalan oradaki dağa, attığı taştan Elburz[1] dağını bile sıkıntıya düşürebilecek dağ gibi bir mancınığı arabayla çıkaracaklar ve o tepenin üzerinde savaş sırasında sert kayaları çimen sayan yiğitler yerleşecekti.

Sultanın fermanına uyarak mancınık yerine konurken Sultan-ı azam Keykubad dünyayı kateden atının üzerinde, aynayı arayan Keykubad[2] gibi okyanustan daha büyük derinliklere düşüncenin dahi ulaşamayacağı bir çaydan geçti. O arada ilahi güce sahip olan Sultan’ın devlerine bağlanmış ve gölgesine sığınmış olanlar savaşa girmek için oraya geldiler.

Diğer yandan kalenin sahibi olan Kyr Vart[3] Sultan’ın büyük bir orduyla kanlı çayı geçtiğini, iniş yokuştan hiçbir zarar görmeden kalenin yanına ulaştığını öğrenince şöyle dedi: ‘ Bu haber benim ülkemden ayrılacağımı gösteriyor. Bağlanmış olan bu düğümü artık hiçbir tedbirle çözemem. Şiir:

‘Eğer felek talihimi kötüye çevirmeseydi, buraya bunca ağacı kim taşıyabilirdi?

Talihin benim yanımda olduğu günlerde kimse benimle savaşma yolunu tutmazdı.’

Bu toprak âlemde sarp dağ ile su arasında bulunan bu kaleden daha sağlam bir kalenin bulunduğunu kimse iddia edemez. Duvarı dağdan, hendeği denizden olan buraya benzer bir yeri kimse iddia edemez. Bundan önce güneş bile bu yüksek dağın üzerinden bir rehber ile geçerdi. Şimdi aynı yerden Cihan Padişahı Keykubad rüzgâr gibi geçti. Yaradan’ın desteğini ve yardımını almış olan onun, gökle savaşa girmesi ve felekle mücadeleye tutuşması zor olmaz. O halde bize sabır elbisesi giymekten ve bekleme köşesinde oturmaktan ve şiir:

‘Feleğin kendisi perdeden ve çıkaracak görelim bakalım.’

demekten başka bir işimiz kalmadı.

Akşam olup ufuklar onun bahtı gibi katran rengindeki elbiseyi giyince yanan yüreğinden yükselen ahlar göklere yükseldi. Bütün gece çare düşünmekten felek gibi gözü açık kaldı. …”[4]

Hikâyenin bundan sonraki bölümünde Alaaddin Keykubat’ın şimdiki Alanya Kalesi’nin olduğu yerden çok daha küçük olan komutan Kyr Vart’ın kalesine nasıl saldırıldığını ve o anlarda neler yaşandığı anlatılmaktadır. Bundan sonraki yazımda büyük bir merakla ve o anlara tanıklık dermişçesine anlatılan tarihi aktaracağım. Keyifle okumanız dileğiyle…

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Büyük Selçuklu Devleti bayrağı. Çift Başlı Kartal, ok ve yay, Selçuklu deyince akla gelen en belirgin simgelerdir.
Selçuklular özellikle saraylara, kervansaraylara, medreselere bu tür çift başlı kartalları taşlara oymak suretiyle varlık gösterdikleri her yere izlerini mutlaka bırakmışlardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar

[1] Elbruz Dağı, 5.642 m yükseklikle Kafkaslar’ın ve Rusya’nın en yüksek dağı. Elbruz, şu sıralar faal olmayan, yoğun olarak buzullarla kaplı, çift zirveli bir stratovolkandır. İki zirve arasındaki mesafe 1.500 metre olup, zirve noktası güney krater kenarında bulunur. 70’ten fazla buzul, Elbruz’dan aşağıya, vadiye akar.

[2] Efsanevi İran Padişahı Keyhüsrev’in dünyayı gösteren aynayı uzun süre aradığına işaret eder.

[3] Kyr Vart: kale sahibinin Rumca efendi ve bay manasına Kyr (Kyros) lakabını taşıması Bizanslı olduğunu teyit eder. Bununla beraber Ermeni Sempad “Colonoros” kalesi hâkiminden Kyr Vart’ın, Adom’un torunu olduğunu yazar (Documents armeniens, I.). Ebu’l Ferec ise kasabanın daha eskiden “Adrianus” adını taşıdığını kaydeder (s. 385). Selçuklu kaynaklarında Alaiye’nin eski adı Kalonoros ve Kandelor adlarının ikisi de kayıtlıdır. (Selçuklular Zamanında Türkiye, s 335, n. 17).

[4] İbn Bibi- El-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye, Selçukname II, Tercüme: Mürsel Öztürk. s. 261, 262, 263, 264.

* http://www.tarihikadim.com/turkiye-selcuklularinda-10-hukumdarlik-alameti/

*

 

https://imagessl.etstur.com/files/images/hotelImages/TR/51729/l/GENERAL-1.jpg