Tarihte Türkler ve Kendileri Gibi Dünyaya Yayılan Kültürleri

                             Altay Dağları

Bundan asırlar öncesine dayanan bir hikâye ile başlamak istiyorum söze. O yüzden, eskiden yaşlı amcaların ninelerin, uzun kış gecelerinde çoluk çocuk dizinin dibine oturtup, özene bezene en güzel seçilmiş anlaşılır ve uyumlu sözlerle anlatmaya başladıkları masallar gibi başlayacağım ben de sözüme…

Bir varmış, bir yokmuş! Hem varmış, hem yokmuş! Vermiş yokmuş, varmış yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Develer tellal, pireler berber iken. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken! Bundan bilmem kaç asırlar öncesinde, Orta Asya’da Altay Dağları denilen, oldukça çetin dağlarda, Kazakistan bozkırlarında, Moğolistan’ın yarı çorak topraklarında ve Sibirya’nın dağ ormanlarının kavuştuğu bölgelerinde aynı kandan ve soydan insanlar yaşıyorlardı. Bunlara Sakalar deniliyordu ve diğer bir kökleri de Doğu Avrupa’ya doğru uzanarak, çok zaman sonra buranın halklarını oluşturacaklardı… Atı evcilleştiren de ona binip yol süren de onlardı. Geyikleri besleyen de hayvanların dilinden anlayanlar onlardı. Onlar çoğalıp yayıldıkça başka başka adlarla tarih sahnesinde isimler alacaklar, vakti zamanı geldiğinde birbirleriyle dahi savaşacaklardı. Onlar, dağların arasından akan berrak sudan içerlerdi suyunu. Onlar hayvanları avlar, etini yer, derisinden kendine giysi, atına eyer yapardı. Ateş kutsal, güneş umut, hayat ise her mevsim kazanılması gereken bir savaştı. Türlü zorluklar, türlü yeteneklerini geliştirmişti…

 

 

 

 

 

 

MS. 1. Yy’da Pomponius Mele aslı Romalı bir Tarihçi ve 2. Yüzyılda Yaşlı Plinius, Azak Denizi kıyısında yaşayan Turvae/Tycae isimli kavimden söz ederek, “Türk” adının bugünkü şekliyle ilk dile gelişini, yazıkları eserlerinde belgeleyeceklerdi. Çin belgeleri 550 yılından bu yana Türklerden söz edecekti. MÖ 2. yüzyılda Tüe-çi, Tüe-ki gibi isimlerle anılan Türkler, Türk adını MS 8. yüzyılda yazdıkları Orhun Anıtları’na yazacaklardı. Türkler, tarihe yazılı belgelerle değil, asıl topluluk olarak çıktıkları zamanlardır üstünde durulması gereken. Çünkü Türklerin varlığı söz konusu değil, o varlıkla neler yaptıkları önemlidir… Ki zaten 6. 7. yüzyıllarda Türk’ün varlığı ve öteden beri Altay bölgesinde yaşadıkları bilinmekte, konu dünyada neye mal olduklarına geldiğinde ise nedense herkes anlatmaya dahi çekinmektedir…

 

Kış Baba / Ayaz Ata
Şaman

 

 

 

 

 

 

Bugün Moğolistan, Çin, Kazakistan, Rusya ile çevrelenen bölgeye çoğaldıkça yayılarak ortak bir yaşam süren Türkler, Altay teorisine göre MÖ 5000’e dayanan oldukça uzun bir süre bu bölgelerde yaşadılar. “Altayca” diye adlandırılan bir dil kullandılar. Sonraları, Türk, Moğol, Tunguz, Mançu diye adlandırılan uluslar, “Altay” kültürünü ortak yaşamaktaydı. Hatta Kore ve Japon dillerini de Altay ailesine dâhil edenler vardı ve Asya’nın doğusundan batısına, birbirini anlayan, duyan ve yaşayan ortak bir kültür oluşmaktaydı…  MÖ 10.000 yıl önce, koyun, keçi ve sığır evcilleştirilmiş, steplerdeki geniş çayırlar, bu hayvanları doyasıya beslemişti. Vaz geçilmez ren geyikleri ise çok sonraları Türklerin bizatihi kültürleri içinde Nardugan kutlamalarında da yer alan Kış baba eğlencelerinin önemli bir parçasıyken, 18 yüzyıldan sonra batılı devletlerin bu kültürü kendilerine devşirmeleri ile, kış baba efsaneleri karşımıza Noel Baba olarak çıkacaktı…

 

 

Türklerin Kış Babası Ayaz Ata

İnsanlar o zamanlar yaşam standartları bakımından pek kaygılı değillerdi.  MÖ 5000 yılı civarında ise atı evcilleştirdiler. Atın evcilleştirilmesi, beraberinde güvenlik endişesini doğurdu. Yerleşik hayata geçmek, bu bölgedeki insanlara göre değildi. Onlar bir yerde durmayı sevmedikleri gibi, her mevsim hayvanlarının ve kendilerinin rahat yaşatacakları yerleri seçiyorlardı. Ruhları alabildiğine özgür, bedenleri sağlam, sıhhatli, akılları zindeydi…  Üzenginin icadı, okçuluğun gelişmesi, insanların silahlanması ve daha da hareketlenen hayatın giderek tehditleri artırması, insanları tedirgin ediyordu. Arazilerin uygunsuzluğu, kargaşanın artması, bir şekilde artan çatışmalar ve kültür birikimine izin vermeyen doğa ile birlikte, buradaki kavimlerin savaş ortamını her geçen zaman artırmasıyla, bir zamanlar doğanın şiddeti karşısında mücadele veren insanı, şimdi birbirine karşı hayat memat meselesi olarak karşısına çıkmıştı. Ve insanoğlu, savaşı, çatışmayı ve galibiyeti öğrenmiş, bunu yaşadıkça hırsları ve yayılmacılık anlayışı da onu gittikçe hırslandırmıştı…

Kavimlerle savaş durumu binlerce yıl sürdü ve bu süreçte, atların sayısı, savaşacak insanların sayısı ve savaşta kullanılacak malzemelerin de çeşitliliği, belli ki insanoğlunun bundan sonraki yolculuğunda onları günümüze kadar taşıyacaktı…

Türklerin yazın yazlaklarda kışın ise kışlaklarda hayvanları ile birlikte yaşamaları ve yaşamlarını sürekli bir mekânda geçirmeme tavırları, onlara keza şehirli, evcimen yaşayan topluluklar için büyük bir tehditti. Step savaşları kavimlerin genişleme arzusu depreştikçe sıkça yaşanır, bunları durduracak olan ise yine kavimlerin birbiriyle olan hısım akrabalıklarıydı. Yoksa ne zamanın savaş araçları ve makineleri, yenilginin önüne geçemezdi. Yıllarca süren Türk, Çin savaşlarında Türkler Çinlilerin korkulu rüyası olmuştu. Çünkü Türler o zamanın süper gücü olan atı, üstündeki savaşçı istediği gibi kontrol ederken, aynı zamanda en üstün mevzilere ulaşabilen tek bir okla dahi hedefini bir atmaca gibi vururdu. Bundan nasiplinen Çinli piyadeler daha etraflarına dahi bakamazlardı.  Çinliler Türklere karşı kendilerini koruyamayınca çareyi savaştığı kavme yakın başka Türk kavimlerinden uzlaşma yapmaları için kendilerine yalvarmakla bulmuştu. Sürekli hareket halindeki Türkler için Çinliler ancak birer hedef tahtasıydı…

Türklerin halk arasındaki bilgi paylaşımı ve kültür oluşturma adına sözlü ürünleri nesilden nesile aktarıla gelmekteydi. Dünyanın en hacimli ve en yoğun destanları, dilin anlatım, ifade ve konuşmadaki önemi bakımından Türk kaynakları oluşturmuştur. Dilin konuşmadaki önemini ve akışı, anlaşılırlığı ve yapısı bakımından diğer dillere göre oldukça gelişmiştir. Hatta Türkçe konuşma eylemine bağlanmaz. Türkçe bir savaşçıların dilidir ve Türklerin inançları da aynen dilleri gibidir. Tıpkı bozkırlar gibi sade ve açıktır ve bu hayata uygundur. Başlangıçta kurt, ayı, dağ, doğa ve canlılardan oluşan pek çok doğal unsurları “ata” olarak belirleyip envaiçeşit “mit” oluşturan Türkler, nihayetinde “Tengiricilik” diye adlandırdıkları bir inanca sahip oldular. İlk Türkçe belgelerde görülen yazılı belgelerde bu din tek tanrıcılık olarak belirlenmektedir. Ve tanrı, bu doğanın arkasındaki güçtür. Tanrının çevresinde iyice kötü ruhlar vardır. Tüm dinler tanrıdandır. Doğruyu yalnızca tanrı bilir. Belki de bu yüzden Türkler belli başlı tüm dinlere mensup mensup bulunmuşlardır.[1]

Türk kadını her bakımdan kültürel bir abide, köklü bir geçmiştir.

Yüzyıllar geçti ve Türkler atlarını dünyanın her yerine sürdükçe, ulaştıkları her yerin tarihine katkılarda bulundular, inanılmaz bir hareket getirdiler. Fakat hem adları değişti, hem de vardıkları yerleri mesken tuttukça onlardan yeterince söz edilmediği gibi, onlar da zaman içinde nereden geldiklerini unuttular.

Günümüzde Altaylarda ve Türklerin oldukça geniş bir araziye yayılmış Orta Asya’daki varlıklarına baktığımızda kendilerine Altaylılar diyenlerin gittikçe azaldığını görürüz. Elbette bu biraz da artık günümüzde varlık gösteren varlıkların siyasi, ekonomik ve kültürel siyaset ev politikalarının bilinçli bir ürünüdür. Altaylılar özellikle tarıma elverişli bölgelerde sayıca fazlalaşan Rusların aralarında kalarak kendi topraklarında azınlık durumuna düştüler. Bu ise kazan Hanlığından sonra Sibirya Hanlığının da düşmesi sonucunda, 17. yüzyılda Sibirya’nın içlerine doğru ilerleyerek Altay Türleriyle karşılaştılar. Ardından bazı Türk kavimleri Rus yönetiminin altına girdi.  Ruslar Çin tarafından dağıtılan Kalmukların ardından, 19. asrın ikinci yarısında Ruslar Altay’da kesin hakimiyetlerini sağlayıp, yoğun bir Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma faaliyetlerine başladılar. Oluşturulan Altay Ruhani Misyonu, Çarlığın asimilasyon ve sömürge politikasında aktif bir rol üstlendi. Altay’da haç dikilmeye başlanmasıyla birlikte, Altay Türklerin haçın bulunduğu yerden 6 kilometre çevresine kadar kendi ayinlerini yerine getirmesi kesin olarak yasaklandı. Bunun etkisiyle Altay Türkleri dağlara çekilmek zorunda kaldı. Bazı Altay Türkleri Hristiyanlaşınca bundan dolayı daha kolay asimile oldu. Bunlar arasında bugün de Hristiyan olan Telengitler ilk göze çarpanlardandır. Bir yandan Devlet tarafından özendirilen Rus göçü, bir yandan asimilasyon, Altay’daki demografik yapıyı gittikçe farklılaştırdı. Buna rağmen Bu Türk topluluğunun bir kısmı, hiç din değiştirmeyen ve halen eski Şaman dininin pek çok motifini aynen muhafaza etmekte olan ender toplumlardandırlar…

Kültürel değişime zorlanma ve kültürlerinin devşirilme sürecine giren Türklerin bugünkü dünya hayatıyla ne kadar güçlü bağlarının olduğu tartışılır, fakat gerçek olan tamamen özleriyle kimi yerde kopuk, kimi yerde dünya ile kopuk içinde bulundukları hayatı, -ve bu gün içinde bulunduğumuz hayatın bize kattığı değerler bakımından, bizim açımızdan da-  yorumlaması oldukça zor bir yaşam sürmektedirler… Ruslar Hristiyanlığı Ruslaştırmada araç olarak kullandı. Rusların bölgeye yerleşmesinden kısa bir süre sonra Altay’da yoğun bir Hristiyanlaştırma faaliyeti başladı. Bu baskılara direnebilen Türklerin bir kısmı geleneksel inançları olan Şamanizm’e bağlılıklarını sürdürmeye devam etti. Demografik ve kültürel açıdan Rus baskınına uğrayan Altay Türkleri, ayrıca Ortodoks misyonerlerin yoğun baskısıyla nereye bölüneceğini şaşırdı ve bunun sonucu olarak bir kısmı Ruslaştırıldı. 16. Yüzyıldan bu yana yerli halkı Hristiyanlaştırma çabaları bugün de devam ederken, Rusların baskısıyla Altaylılar yerli hayata geçmek zorunda kaldılar.

Bu zorlamanın karşısında Altaylılar kendilerine elbette beton evler değil, tahtadan evler yapmaya başladılar. Ve bugün “Noel baba”ya dönüşmüş Narduğan Kutlamaları, Noel baba’ya benzetilen “Soğuk tanrısı, Kış Baba, Ayaz Ata, Ayas Han”ları, gibi pek çok kültürel mitleri, hikâyeleri masalları, modern toplumlar tarafından yağmalandıkça, kendi kanlarını taşıyan modern Türkler dahi öz geçmişlerini unutup, köklü hikâyelerini unuttukça, kültürlerine yabancılaşmakla kalmayıp, aynı zamanda öz hikâyelerinin Batılı devletleri tarafından sahiplenip, başka biçimlere bürünüp, tekrar dünyaya servis edilmesiyle başka adlarla anılmasıyla yeniden öğrendiler. Bu da bizlere dünyadaki kültürel devinimin el değiştirip, bundan pay sahibi olmaya çalışan güçlü devletlerin başka biçimde servis ederken, sosyal ekonomi ve emperyalist politikaları içinde bunların nasıl kullanıldığını da gözler önüne sermektedir.

 

 

 

Bugün Orta Asya’nın ücra köşelerinde kalmış Altay Türklerinin dünya gündeminde olmamaları, sadece Türkler için değil, dünya için büyük bir kayıptır. Onlar asırların kültürel birikimlerini DNA’larında taşırken, Kafkasya ve Orta Asya’daki siyasi ve sosyal bakımdan, Türk cumhuriyetleri ve Türk toplulukları için öz benliklerinin araştırılması bakımından son derece önemli kaynaklardır.

Türklerden kopup batılılara mal olan Nardugan kutlamalarını ise bir sonraki yazı dizisinde kaleme alacağım.

 

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı / Folklor Araştırmacısı

[1] http://www.dmy.info/budizm-nedir/