Likya Uygarlığının gerçek sahipleri Likyalılar, Anadolu’nun güney topraklarının önemli bir kısmını kapsayan coğrafyada kültürleri, inançları, yaşam tarzları ve üretimleriyle eşsiz bir tarih yarattılar. Likyalılar, ilk önce kentleri arasındaki güçlü bağı oluşturup kendi içlerinde kurdukları ve kentleri temsil eden oy hakları ile “Likya Birliği” çatısı altında birleşerek dayanışmalı, birbirlerine olan bağlılığı inşa ettiler, sonra da bu güçlü birliğin kendi sınırları içerisinde, üstünde var olan onlarca şehirlerin her birinin bulunduğu konuma göre farklı özelliklere sahip gerek doğal gerekse zamanın teknolojisine uygun üretimlerin sayesinde güçlü bir medeniyet ve uygarlık yarattılar. Kendi zenginlerini yarattılar, şehirlerini kurdular. Alışveriş dükkânlarında kendi ürettikleri ürünleri satmakla birlikte, özellikle kıyıya yakın olan liman kentlerinde de deniz aşırı yerlerden gelen ticaret gemilerinden gelen ürünleri, gerek bastıkları sikkelerle ya da değiş tokuşla alışveriş yaptılar.

Antalya’nın Kekova ile Kaç arasında Aprill/Aperlai ya da Aperlai adında yer alan küçük bir liman kentinde bulunan Lykçe yazıtlarında kenti adı, “akarsu boğazı” anlamına gelen “Aprill” olarak geçen kentin MÖ 400 yıllarına kadar dayandığı sanılmaktadır. M.Ö. 168-67 tarihinde Lykia dili ile basılmış olan sikkelerin üstünde, APR ve PRL kısaltmaları yer alması ise Aprll Antik Kenti Lykia Birliği öncesinde de varlık göstermiş çok eski bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Şehrin adı yabancı kaynaklarda Aperlae olarak geçse de Türkçe basılı kimi kaynaklarda Aperlai olarak da geçmektedir.

Afrika kıyılarına gitmek isteyen denizciler yola çıkmak için uygun rüzgârı beklemek için Aprill’e gelir ve denize açılmak için fırsat kollardı. Romalı tarihçi Plinius’un kitaplarında buradan “Aperiai” olarak bahsetmiş, burasının Lykia Birliği (Konion) içerisinde yer alan kentlerden biri olduğunu kayda geçmiştir. Hellen hâkimiyeti ile Aprll isminin, “Aperlae”ye dönüşmesi burasını bir Helen kenti yapmayacağı gibi, bu topraklar zamanında Roma İmparatorluğu’nun egemenliğine geçti diye de sahip olunan topraklardaki yaşayan insanlar ve onlara ait her şey Romalılara ait değildir. O nedenle bir medeniyetten, bir yaşantıdan, bir tarihi buluntudan bahsederken bunu tamamen yönetenlere mal edip onlarla anılması da insanlık tarihine ve o dönemde yaşayan insanlara büyük bir haksızlık olur. Tarihçi Plinius dışında geç dönem tarihçilerinden Stadiusmus, Ptolemaios ve Hierokler’ de eserlerinde Aprill Antik Kenti’nden bahsetmişlerdir. Osmanlı döneminde ise Piri Reis’in “Kitab-ı Harbiye” adlı eserinde antik kentlerden bahsedilmiştir.

Aprill Antik Kenti denizcilikte olduğu kadar mireks denilen dikenli bir salyangoz türünün üreme yeri olması o dönemlerde mor rengin sadece asillerin giymesi ve bu rengi elde etmenin de oldukça zor ve pahalı olması nedeniyle mireks kentin çok önemli bir gelir kapısı olmuştu. 1000 kişinin yaşadığı Aprill Antik Kenti’nde yapılan kazılarda, gözetleme kulesi, agora, iki hamam, dükkânlar, müreks işlikleri ve adı konulmamış yapıların kalıntılar bulunmaktadır. Tiyatro ve stadyum gibi yapıları olmasa da şehrin önemli bir bölümünün su altında olması ve bu nedenle parlak dönemlerine ait pek çok kentsel zenginliğinin sular altında kalmış olması, günümüzde böylesine doğa harikası bir bölgede günümüz arkeologları için keyifli bir araştırma olsa da, bu özel medeniyete ait değerlerin halen canlandırılmamış olması büyük bir kayıptır.

Dikenli salyangoz ya da halk dilinde geleneksel adıyla salyangoz olarak nitelediğimiz bu deniz hayvanına ait deniz kabukları, neredeyse tüm sahili kaplamıştır. Fakat şöyle de bir gerçek vardır ki, bu hayvanlardan mor rengi elde edebilmek için yapılan müreks işlikleri nedeniyle kentte mutlaka çekilmez bir koku vardır. Kokuyu biraz hayal ederseniz, böyle bir kokuyla yaşamanın zor olduğu kadar ortaya çıkan mor rengin, boya olarak şişelenerek ya da küplere konularak ya da bu renkle boyanan kumaşlarının, ticareti nedeniyle elde edilen gelirini de hesap ettiğinizde sonucunda sahip olunanlar, belli ki kokunun burnun direğini kıran çekilmezliği karşısında hiçbir şeydir!.. Çünkü kentin önemli bir gelir kaynağıdır ve mutlaka bu işle uğraşan ve hayatını bu işle idame ettiren Aprill’liler, hayatlarından oldukça memnundurlar, çünkü herkesin sahip olamadığı ve kendileri ve hayatları için oldukça kazançlı bir işi yapıyor olmaları, belli ki onlara da ferah bir hayat yaşamalarına neden oluyordu. Tabii ki o tarihlere ait daha çok şey öğrenebilmek ancak arkeoloji kazılarıyla mümkün olacağından, bu bilgilere ömrümüzün hangi etabında karşılaşacağımız da bizler için zamanın bilinmezlikleri içerisindedir.

Likyalı zengin yardım sever Opramoas’un kente 30000  Dinar gibi büyük bir yardımda bulunması, belli ki kentin gelişmesi, denizcilikte ve mor rengin üretimin yanında şehrin imarı içinde kullanıldığını düşündüğüm bu paranın gerçekten de o dönemde yerini bulduğunu göstermektedir, fakat antik kent MS 700’de Arap işgaline kadar en parlak günlerini yaşamış ve ne yazık ki saldırıdan sonra terk edilmiş ve bugüne kadar da o terk edilmişliği, yalnızlığı ve talana uğramışlığıyla kalmıştır.

Mor renk belki de zor elde edildiği için sıradan bir renk değildi ve sıradan olmayan, zor olan, nadir olan her şey insan hayatı içinde değer yargıları içerisinde her zaman borsa konusu olduğundan krallar, asiller, soylular halkın kolay elde edip tercih ettiği boyalarla renklendirilmiş kumaşları tercih etmesi de elbette beklenemezdi. Yakın çağımızda kutsallık ve alçak gönüllülük olarak nitelendirilen mor rengi Romalı askerler tarafından da giyilmiş, bu da ordunun halkın üstündeki gücünü, düzeni, birlik beraberliği ve de yaptırımlarını artırmak için tercih edilmesindeki nedenleri ortaya koyabilir. Çünkü nasıl ki soylular, asiller mor rengi giyiyor ve halk onlara saygı duyuyorsa yanı şekilde onları koruyan ve ülkenin geleceğini tayin eden, disiplini sağlamak için Roma topraklarını bir uçtan bir uca dolaşan Roma askerinin de ulaştığı her kentte halk üstündeki etkisini güçlendirmek için önemli bir etken olduğu kesindi. Bin yıllar bu şekilde devam edilmiş bir geleneğin günümüzde Vatikan’ın üst rütbeli din adamlarından tutunuz da rengin tarihi bir miras olarak yakın zamanımızı kadar devinimi sonucunda kutsal bir renk olarak da tanımlanması tabii ki de bir tesadüf değildir. Hatta “bunun böyle olacağı belliydi” demek de mor renginin tarihi gelişimini öğrendikten sonra rengin kazandığı kutsiyete söylenebilecek başka bir şey olmadığından, bu da doğal bir süreç olmakla birlikte, uzun yıllar bu rengi halktan sıradan insanların giymesinin yasak olması ise, halkı da ancak ona yakın renkleri giyerek kendini konumlamaya çalışmasıyla ifade edilebilir.

Günümüzde bazı lahitler sular altında kalmıştır, bunun sebebi ise antik kentin İlk Çağ’dan bu yana denizin yükselmesinden dolayı rıhtımın sular altında kalmasından kaynaklanmaktadır. Tüm Lykia liman kentlerinde olduğu gibi, Aprll Antik Kenti’nde de limana yakın Roma dönemi hamam kalıntısı vardır. Demek ki müreks üretimi yapan işçiler aynı zamanda üstlerine başlarına sinen o çekilmez kokudan arınmak için hemen yanı başlarında olan hamamlara girerek anında arınıyor ve rahatlıyorlardı. MS 6.7. yüzyıllara tarihlenen iki adet Bizans küçük boyutlu kilisesi kalıntıları varlığı ise bir zamanlar tanrılara tapan ve tapınakları olan Likyalıların eş zamanlı olarak Hristiyan olduktan sonra dini inançlarını gerçekleştirmek için tapınaktan kiliseye dönüştürmüşler. Ya da sonradan yaptıkları bu binaların kentin önemli binalarından olmasına neden olmuştur. Salyangoz kabukları kalıntıları arasındaki batık kenti kucaklayan ve Akdeniz’in mavi suları sayesinde inanılmaz bir renk cümbüşü ve güzelliğe sahip olan kentin hemen yakınlarında çok önemli bir batık da yer almaktadır.   

3300 yıl öncesine Tunç Dönemine dayanıyor olması nedeniyle tarihin en eski batığı olarak bilinen ünlü Uluburun Batığı, Aprll Antik Kenti’nin yakınlarında bulunmuştur. Arkeologlar, Uluburun Batığının ana yükü sayesinde Tunç çağı hakkında pek çok bilinmeze ulaşmış, 10 ton bakır ve 1 ton kalaydan (tunç hammaddesi) oluşması tarih için önemli bir buluş olmuştur. Melengiç reçinesi, cam küpeler, yüzlerce amfora, deve kuşu yumurtaları, Nefertiti’nin mührü ve fildişi eşyalar taşıdığı yüklerden bazılarıydı. Taşıdığı yüklerin ait olduğu medeniyetlerden yola çıkarak, Doğu Akdeniz’de ticaret yaptığı belirlendi. Uluburun Batığı, Netional Geographic tarafından 20. Yüzyılın en önemli on arkeolojik keşfi arasında gösterildi. Bulunan gemi kalıntısından hareketle arkeologlar “Uluburun II”yi inşa ettiler. Bu gemiyle Akdeniz’e açılan araştırmacılar, antik döneme ait araştırmalar gerçekleştirdi. Urla sahilinde sergilenen Uluburun II’nin yapımında Mısır’ın Teb şehri yakınlarında bulunan “Kenamun” isimli bir kişiye ait mezarın duvarlarındaki kabartmalardan yola çıkıldı. Uluburun’un direk başı, Kraliçe Hapşetsut’un tapınağının duvarındaki Punt Limanı’ndan yük alan iki gemi tasvirinden alındı. Daha fazlası için bakınız: https://blog.delphinhotel.com/dunyanin-en-eski-ticari-acik-deniz-batigi-antalyada-2-uluburun-batigi/

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Kaynak & Alıntı & Resimler:

http://www.geziantalya.com/item/aperlai-antik-kenti

http://arkeolojihaber.net/tag/uluburun-batigi/

http://suyunhikayesi.blogspot.com.tr/2013/03/uluburun-gemisi-urlada.html

%d blogcu bunu beğendi: