Gitarın Tarihi ve Sanat

Gitarın tarihi Anadolu topraklarında başladığını görüyoruz. Çünkü enstrümanlar da kendini geliştiriyor, evriliyor… Ve bu tarihi gerçeği bizlerin uluslararası platformlarda anlatmamız, bu bilgiyi yaymamız; kültürel, sanatsal, ekonomik, sosyolojik pek çok boyutlarının ülkemize, işletmelere, değerlerimize önemli oranda katacağı değeri hesaplamamız gerekiyor. Fakat bunun böyle olabilmesi için, önce neden böyle bir iddiada bulunduğumuzu belgeleriyle ortaya koyup, bunun değerini ve bilgiyi yaygınlaştırmamızın önemini doğru anlatmamız gerekiyor. Yanı sıra bağlama ailesi ile gitarın da buluştuğu önemli bir nokta var. İşte bu tarihi gerçek Antalya’da düzenlenen sekizinci Uluslararası Gitar Festivali’nde o kadar güzel işlendi ki, gelin görün ki buradaki mesajı tam olarak ne anlayan oldu ne de bunu dile getiren. Bu konu ilk defa bu paylaşımımızla tarihe not düşen bir değer taşımaktadır. O nedenle de burada vereceğimiz bilgiler, tarihi bir olaya tanıklık etmek, kaydını tutmaktır.

Prof. Dr. Ahmet Kanneci Uluslararası Türk Gitar Virtüözümüz.

Gitarın Tarihi Bağlamayla Olan Akrabalığına Dayanıyor

Bu yıl (2019’da yapılanı kast ediyorum) 8. yaşına basan Antalya Uluslararası Gitar Festivali’ne dün Ahmet Kanneci ve Özcan Dal konseri damgasını vurdu. Yanı sıra festival programının içinde yer alan “Gitar, saz kardeşliği” başlığı altında yer alan Okan Murat Öztürk ve İlke Türkdoğan’ın performansı da sergilendi! Uluslararası bir gitar festivalinde bağlama ve daha sonra fark ettiğim “Türk Lavta”sının ne kadar yeri vardır? Ve fakat eğer böyle bir şeyi Ahmet Kanneci gibi değerli bir sanatçı düşünmüşse, o zaman vardı bir bildiği! Ne dersiniz? Broşürü şöyle bir ilk elime alıp, bağlama sanatçılarını görünce iki şey hissettim. Birincisi bağlamanın yeri acaba bir gitar festivali mi olmalıydı? İkincisi de eğer o sazı çalacak insan ben olsaydım, bir gitar festivalinde çıkmak ne kadar hoşuma giderdi? İşte bu noktada aklımda bir diğer soruyu doğuran ve asıl sorgulamamız gereken soru ise yine hepimizi baştaki soruya götürecek olan ana soruydu. Bağlamanın bu festivalde ne işi vardı?

Moğolistan’da bir mağarada 1500 yıllık saz bulundu. İlk başta Moğol sazı olduğu ileri sürülse de üzerindeki runik Türk yazısı ile “Hoş bir ezginin sesleri insanı mest eder” sözleri, sazın Türklere ait bir çalgı olduğunun tarihi bir belgesi olmasının yanı sıra  Sazın, Türk kültürü ve musikisi açısından ne kadar önemli olduğunu da bir kere daha teyit etmemiz, sağlamıştır. V. Yüzyıla ait bu sazın, tasarımına bakıldığında Kazak, Karakalpak ve Nogay halklarda günümüzde de kullanılan dombıraya çok benzediği görülmektedir. O çağlarda bu kadar gelişmiş bir enstrümanın ortaya çıkması gösteriyor ki yüzyıllar boyunca saz kullanan Türklerin her alanda ve çağda medeniyeti üst seviyelerde yaşadığının bir kanıtıdır.
Sazın sapında karnına maralin geyiğin resmi yapılmış, sazın sapının ucuna da maral veya geyiğin başı oyulmuştur.

Gitar Tarihi Bizlere Önemli Bir Gerçeği Öğretti

Türkler çok eski tarihten beri müzikle yakından ilgilenmiş, bazı tarihçi ve müzikologların dediğine göre Türk tarihi kadar eski 6000 yıllık bir Türk müziği tarihine sahip bir milletiz. Her ne kadar bu alanda zamanında yeteri kadar araştırma yapmada geç kalmış bir millet olsak da eski dönemlere ait çeşitli minyatürler, gezi anıları ve müzikli ilgili tek tük sınırlı belgeler, Türklerin müzik konusundaki ileri seviyelere gelmiş müzik anlayışını pek alâ ortaya koymaktadır.

Yüzyılımızın başlarında Altayların Pazırık ve Başadar vadilerinde Sovyet bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda M.Ö. 1700 yıllarına ait “çeng” adlı eski bir müzik aleti bulunmuş, bazı kaynaklarda dümbelek, düdük, çenk çeşitleri ile bağlama tipi bazı çalgıların geçmişinin M.Ö. 8. yüzyıla kadar uzandığı belirtilmektedir. Mehter takımında görülen “çevgan”ın M.Ö. 1249-1134 yıllarından beri bilindiğinden söz edilmektedir. Çinliler tarafından yapılan araştırmalarda -ki nice araştırmalar büyük bir gizlilik ve kamuoyuyla paylaşılmamaktadır-  Batı Türkistan’da M.Ö. 8. yüzyıla ait pişmiş topraktan bir heykelcik halinde kısa saplı “pipa” adlı bir Türk sazına rastlanmıştır. Bu sazın Orta Çağ’da ud ve benzeri çalgılara dönüştüğü bilinmektedir. Kopuz, ıklığ ve daha bir çok saz çeşidi Türklerde çok eskiden beri kullanılagelmiştir. Bugün Türk ülkelerinde halen yaşayan ve tarihi oldukça eskilere dayanan çok sayıda müzik aleti vardır. Müzikte Ota Çağ M.S. 200’lü yıllarda ilk olarak kilise örnekleriyle başlamış, 15. yüzyıla kadar etkisini sürdüren geniş bir dönemi kapsamıştır. Hristiyan kilise müziklerinin ilk oluşumu İbrani müziği ve ayinlerinin etkisiyle bugün bu hallere gelmiştir. Çünkü İbranilerin bu ilahi okuma şekli Küçük Asya üzerinden Asurlularla birlikte Bizans ve Milano yoluyla tüm Avrupa’ya ve Afrika’ya yayılmış, Hristiyan din adamları halkı kiliseye çekebilmek için müziğin çekiciliğinden faydalanarak onu bir anlamda dini yaymak ve ona olan bağlılığı müzikle gerçekleştirmek için bir macun gibi kullanmışlardır. Çünkü müziğin sözden çok daha inandırıcı, tesirli ve etkili gücünü keşfetmişlerdir. Ve böylece Orta Çağ papazları yüzyıllar boyunca tek sesli ilahiler ve kilise koroları yoluyla müzik sanatını kendi egemenlikleri altına almışlardır. Hristiyanlığın ilk 300 yılında kiliseye hakim olan müzik tümüyle doğu karakterlidir. Yarım ve çeyrek ses aralıklı doğu makamları ezgilerin temelini oluşturmuştur.

Gitar Tarihi Rönesans Döneminde Başka Türlü Biçimlendi

Romalı filozof Boethius (Boteus) (M.S. 480-524) sesleri, A, B, C, D, E, F, G harfleriyle ifade eden bir çeşit nota yazısı kullanmış, 4. yüzyılda Milano Piskoposu Aziz Ambrosius (340-397) İbrani ezgilerinin etkisindeki halk ezgilerini Hristiyan dinsel içerikli sözleriyle birleştirmiştir. Müzik Avrupa’da pek çok din adamının kiliseler vasıtasıyla günümüze olan aktarımını devinerek devam ettirirken, burada altını çizerek bilmemiz gereken en önemli hususlardan biri de Rönesansı yaratan Avrupalı’nın bu yolla Orta Asya’dan bir çok enstrümanı sanatçısıyla birlikte ülkelerine getirip, doğudan aldıkları sazları geliştirip kendilerine bir orkestra kurarak çok sesli müziği hayata getirmeleridir. Klavyeli, telli, tahta ve bakır üflemeli çalgıların yanında Türklerin Avrupa’ya tanıttığı kös benzeri vurmalı çalgıların da yaygınlaşmaya başlamasına müziğin hem temellerinin çok güçlü atılmasında öncülük eden Orta Asyalıların aynı zamanda müziğin bugünlere doğru biçimlenmesinde de etkin tol oynamıştır. Resim, heykel, edebiyat, mimar gibi güzel sanatlarda Rönesans Döneminin zievesine çıkan İtalya, aynı zamanda müziğin de merkezi olmuş, din dışı müzik olan madrigaller, 16. yüzyılda çağa damgasını vurmuştur.

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

İşte bu tarihi gelişim içerisinde gitarı değerlendirdiğimizde Hitit’in başkenti Hattuşaş’ın 25. km kuzeydoğusunda bulunan  ve Anadolu ile ilgili en ünlü simgelere ev sahipliği yapan “Alacahöyük” olarak biline höyükte, 1935 yılında Türk Tarih Kurumu ilk kazı çalışmalarını gerçekleştirmiş, Atatürk’ün Türk Tarih Tezi’nin gündemde olduğu bir dönemde Hititlerin tarihi araştırılmış, ve gerçekten kazılar ilerledikçe şaşırtıcı bir şekilde Tunç Çağı’na ait (M.Ö. 3200-2000) yıllarına ait köklü bir kültürün izleri ortaya çıkmıştır. İşte o kazılarda ortaya çıkan ve Hitit tarihi konusunda önemli bilgilere ulaşmamıza vesile olan kazılar bizleri Hitit müzik kültürü hakkında aydınlatmıştır. Yukarıda gördüğünüz rölyefte müzisyenlerin yer aldığı bir kurban töreni yer almakta, icracısının elinde tellerini çalmak için pena/mızraba benzeyen bir gereçle bu gerece bağlı bir ip olduğu görülmektedir. Gövdesine dayayarak çaldığı saplı bir lut çalgısının formu ise bugünkü gitarla tamamen benzerlik göstermektedir. Türklerin Anadolu’ya resmi olarak girdileri 1071 Malazgirt Savaşı galibiyeti ile başlayan yoğun göçlerden çok daha önce, yaklaşık 1000 yıl önce iki telli, tezene ile çalınan, orta uzunluktaki kolu üzerinde perdeleri olan, sapından püskülüne kadar bugünkü saza çok benzeyen bir çalgının Mezopotamya ve Anadolu’da yaygın olduğu ve aynı çalgının Hitit duvar kabartmalarında ve sanatsal eserlerinin üstünde de görüldüğü artık biliniyor.

İnandık Vazosu Hitit devletinin Hanhana (Çankırı’ya yakın İnandık Köyü) adlı kült merkezinde bulunan ünlü vazodur. Üzerindeki resim kutsal tanrılarının evlilik törenini anlatmaktadır.
İnandık Vazosu Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndedir.

Yine Hitit toprakları içerisinde yer alan ve bugün Çankırı İlçesi’nin İnandık Köyü’nde yapılan kazılar sonucunda bir kült merkezide tüm dünyanın dikkatini çeken bir vazo bulunmuş, vazonun üzerinde yer alan kutsal tanrıların evliliklerini betimleyen ritüelde eşlik eden bir müzisyene bakacak olursanız, yine alinde gitara, bağlamaya benzeyen uzun saplı ve telli bir enstrümanı çaldığına şahit olursunuz.

Hitit kabartmasında bağlamaya benzer bir alet çalan ve sapında püskülü olan bir kabartma.

Hititlilere ait kabartmalarda gitara ve bağlamaya benzeyen “lut” olarak tabir edilen çalgı örnekleri o kadar çoktur ki, işte onlardan bir tanesi de 1997 yılında Sungurlu İlçesi’nin Yörüklü beldesinde Hüseyin Dede Tepesi’nde yapılan arkeolojik çalışma sonucunda çıkarılan Hitit Dönemine ait, üstünde türlü çalgıcıların kabartma olarak yer aldığı bir vazodur. Adını bulunduğu yerden alan ve literatüre “Hüseyin Dede Vazosu olarak geçen vazo kabartmalar, İnandık Vazosu’ndaki kabartmalarla ortak özellikle göstermektedir ve Hititlilerin müzik alanındaki zenginlikleri bilim dünyasının da dikkatini çekecek değerde insanlık tarihine ışık tutacak değerdedir.

Hüseyin Dede Vazosu

Bugün Çorum müzesinde bulunan ve “Hüseyin Dede Vazosu” olarak kayıtlara geçen, arkeoloji başeseri vazoda yer almasının yanı sıra, vazo üstünde yer alan bir çok enstrümanın tespit edilmesiyle birlikte üzerindeki arp motifinin, bu müzik aletinin Roma ve eski Yunan kültüründen önce Anadolu kültüründe yer aldığının göstergesi olduğuna işaret etmesi, müzik dünyası açısından da önemli bir tarihi belge niteliği taşımaktadır. İran ve Arapların İspanya’yı 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası’nda Arapların etkisi altında bulunan bölge olarak bilinen ve tarihe de Endülüs Emevi Devleti olarak geçen zaman dilimi içerisinde, bölgede yüksek bir sanat yaşanmış, İspanya’ya lavta olarak giden kopuzun bugünkü ud’un ataları, daha sonra biraz biçim olarak değişmiş haliyle Mağrip ve olarak 12. yüzyılda görülmeye başlanmış, 15. yüzyılda Lavtaya doğru gelişerek “Mandola’ya ya da “Mandora” adını almış, “Gaitern” diye bahsedilen ve 13. yüzyıldan beri “Saz El Vihuelası” olarak bilinen bu çalgı 1500’lerin sonuna doğru bugünkü gitarın doğmasının köklerini böylece çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur.

Tarihi süreç içerisinde enstrümanlar sırayla şöyle dizilebilir; 1) Rebap (aynı zamanda kabak kemane ve kemençenin de atasıdır. 2) Kopuz, 3) Bağlama (Saz), 4) Türk Lavtası  (ud’un atası, perdesiz çalgı), 5) Mağrip (Latin, geleneksel sazı), 6) Mandola (Latin geleneksel çalgısı), 7) Portuguese gitarı (Latin geleneksel çalgısı), 8) Türklerin topuzunun klasik gitar görünümlü hali. Topuz gibi perdesiz saz. , 9)  Klasik gitar.

Tüm bu tarihi belgelerden hareketle, Türklerin ana sazı olan bağlamanın atası sayılabilecek aynı biçimdeki müdavimlerinin geçmişi neredeyse 5000 yıllarına dayanan sazımıza ait neden ülkemizde bir tane dahi bağlama festivalinin olmadığı sorusuna ve Sayın Ahmet Kanneci’nin Uluslararası Gitar Festivali’nde neden bağlama sanatçılarına yer verdiği sorusuna cevaplar bulmuşsunuzdur umarım? Gitar her ne kadar günümüzden 5000 yıl önce büyük bir uygarlık olan Hititlilerin duvar kabartmalarında yer alıp, bu topraklara ait bir enstrüman olarak literatürde yer almış olsa da İspanya’nın geleneksel sazı olarak tüm dünyaca bilinen bir itibara sahip olmuş saz olarak orkestralarda yer almış ve fakat bizim kültürel sazımız olan bağlamaya bizler değer verip de bir türlü gerçek itibarını kazandıramamışız! Yoksa bizim içimizde İspanyolların Andres Segovia ya da Alirio Diaz gibi sanatçıları yok mu? Acaba bir gün bir Almanın, Hollandalının, Amerikalının Japon’un Rus’un vb. eline aldığı bağlamayla uluslararası bir bağlama festivaline ya da yarışmasına katıldığını görebilecek miyiz? Bu konuya da önemli bir gitar virtüözümüz olan Ahmet Kanneci’nin mi el atması gerekiyordu?  Ki bağlama deyince aklımıza bir sürü sanatçı gelecekken ve kültürden sorumlu bir bakanlığımız varken…

Bu konuya burada nokta verip aşağıdaki cümleleri yazmıştım ki yeniden paragraf atlayarak yazıma koyduğum noktadan devam etmek zorunda kaldım, çünkü bağlama sanatçısı Okan Murat Öztürk hem yukarıda bahsettiğim serzenişlerin aynısında bulundu hem de konuyu o kadar güzel özetlemekle birlikte şu güçlü mesajlarla seyirciyle paylaştı ki işte o cümleler hem içimi yaktı, hem umutlandırdı hem de Ahmet Kanneci’ye olan saygımı bir kat daha artırdı. Ahmet Kanneci aslında 8. Gitar Festivalinde dünyaya kendini kabul ettirmiş gitar popüleritesinin altında yatan ana kaynağın saz olduğunu ve bunun eşdeğer bir kültür hazinesi olduğunun altını çizerek çok önemli ve değerli bir mesajı da kamuoyuna veriyordu. Bilmiyorum bu mesajı özellikle sanat eleştirmenliği yapan güzide yazarlarımız ne kadar farkına vardı veya varacak, bundan sonraki süreçte de neler olacağını bakıp göreceğiz…

Dikkat çeken konuşmasıyla çok değerli bulduğum sanatçımız  Sayın Okan Murat Öztürk, bu konuya yaptığı atfın ardından şöyle diyordu “… Sağ olsun Sevgili Ahmet Hocam benim hayatta tanımaktan çok onur duyduğum bir insan. Benim hayatımda da müstesna bir yeri var. Kişiliği, sanatı zaten Türkiye’ye dünyaya mal olmuş bir insan. Böylesi bir etkinliğin sanat yönetmenliğini yapıyor oluşu, benim için çok anlamlı.  O benim hayatımda birkaç noktada çok özel bir insan oldu. Onun sayesinde biz beraber Küba’ya gidelim, Küba gitar festivalinde bulunalım diye bir proje yapmıştık. Tam gideceğimiz zaman da o maalesef katılamadı, ben Küba festivaline gidip orada başladım, bu halka çalma işlerine… Gitar festivaline gittim elimde bağlama. Dünyanın dört bir yanından gitaristler var bir tek ben bağlamacıyım. O zamandan beri gitar festivallerinde çalıyorum ben bağlama…” dediğinde seyirci hem alkışlıyor hem gülüyor.  “O zaman yalnız çok güzel bir eleştiri yazısı çıkmıştı, öven bir yazısı çıkmıştı. Şaşırmıştım da, Küba’da böyle bir bağlama kültü, hani biz son zamanda Türkiye’de bulamıyoruz, bu Küba’da nasıl olabiliyor diye. Sağ olsun onun sayesinde böyle hayatımda çok kıymetli insanlarla da tanıştım, bugün sizlerle de tanıştım. O yüzden onun hakkını ben hiçbir şekilde ödeyemem. O böyle bir şeyden bahsedince ve davet edince de hakikaten koşarak geldim…” diyerek Özay Gönlüm’ü bir Denizli Türküsü olan “Sobalarında guru da meşe”yi güzel sazına eşlik eden sesiyle yad etti/k. Ve bu özel insanın konuşmasından ve bağlama icrasından da anladık ki, Türkiye’de o kadar makam, mevki, kurum, o alanda yetişmiş sanatçı varken, demek ki bu işler de çok değerli sanatçımız Sayın Ahmet Kanneci’ye düşmüştü. Bir taraftan böyle bir sanatçımız olduğu için gurur duyarken, diğer tarafta bu işe bir el atmayan, atamayan, atmak aklından geçmeyen, şimdi haberi olsa da kılını kıpırdatmayan sadece seyreden kudretli yöneticilerimizi hüzünle andım… Bu arada Sayın Okan Murat hakkında kısa da olsa bir bilgi vermem gerekirse, müzisyen ve bağlama ustası olarak Kültür Bakanlığı Korosu’nda ve TRT’de bağlama sanatçısı olarak yıllarca çalışmış. 1988’de “Bengi Bağlama Üçlüsü”nü kurarak bu toplulukla festivallere katılmış. Bağlama konusunda teorik ve pratik çalışmalar yapmış, Türkiye’de ve dünyada konserler veren önemli bir sanatçımız. Kendisini araştırmak için internette yapmış olduğum bir araştırmada dünyanın pek farklı ülkelerinden insanlara geleneksel sazımızı sevdirip dersler verdiğini görünce hakikaten inanılmaz bir takdir ve şükran duydum. O nedenle, eğer bu yazımı okuyorsanız bu değerli sanatçımızı takip etmenizi ve desteklemenizi de rica edeceğim sizlerden. 

Festivalin sanat yönetmenliğini yapan sanatçımız Ahmet Kanneci’nin gerek tek başına gerekse öğrencisi ve iş arkadaşı Özcan Dal ile yapmış olduğu performans seyircilerin beğenisini kazanırken, repertuvarda yer alan “Yiğidim aslanım” türküsünün çalınmasının ardından seyirci ikiliyi büyük bir coşkuyla ayakta alkışladı. Ahmet Kanneci’yi tanıyanlar bilirler. Kişilik olarak çok naif bir insandır ve arzu ettiğimiz örnek sanatçılık vasıflarının yanı sıra sahnede seyirciyle kurduğu diyalog da kendisinin gerçek anlamda ortaya koyduğu eğitimciliğini yaklaşımıyla ortaya koymuştur. Ahmet Kanneci, sahneye çıktığında Muratpaşa Belediye’sinin başarılı başkanı Ümit Uysal’ın festival için bastırmış olduğu broşür üstündeki cümleleri okudu. Cümlelerde şunlar yazıyordu. “İnce görmeye devam edeceğiz. Estetik bakmaya, toplumun tamamının belli duyarlılıklar içerisinde kardeşleştirmeye, birbirine yakınlaştırmaya devam edeceğiz. Atatürk’ün aydınlanma önderlerinin bize bıraktığı bu ortamı daha da ileriye taşıyacağız. Bu kararlılığımızı devam ettireceğiz.” Ahmet Kanneci bu sözlerden o kadar çok etkilenmişti ki, aynı broşürler seyircilerde de olmasına rağmen, kendisinin de böylesine anlamlı sözleri bir sanatçı duyarlılığı ile okuması, aslında arzu ettiğimiz ve olması için bir avuç insanın çırpındığı sanatı ihtiyacı olarak topraklarda daha da kökleştirme mücadelesiydi. Nitekim, Muratpaşa Belediyesi’nin sivil toplum örgütleri ile birlikte gerçekleştirdiği faaliyetlerin tamamı yine bu işbirliğinin halkın yararına olabilecek her türlü organizasyonların, projelerin hayata geçmesi, bölgenin sanat, kültür ve bilim ekseni içerisinde gelişip serpilmesi ve halkın kendi aynasını cilalamasına yardımcı olacak bir kaynağı yaratabilmek adınaydı. Bu bakımdan çok değerli bulduğum bu faaliyetleri desteklemesi gereken en önemli bir başka ayağı da Antalya’daki yatırımcılardır. Özellikle de turizm şirketleridir ki, gelişmiş bir toplumun sınırları içerisinde yer alan her işletmenin müşterileri, tabii ki de eğitimli bir çevreye sahip bir otelde tatil yapmak, alışveriş yapmak, caddelerinde sokaklarında sanki kendi mahallesinde yürüyormuş gibi özgürce yürümek, kentteki sosyal ve kültürel aktivitelere katılmak ister… Ve bunların hepsi birbirine göbekten bağlı, önemli bir hattın üstündeyken, herkes böyle bir zemine ekilmiş çiçeklerle yürümeyi arzularken,  işletmelerin bir çoğunun suya sabuna dokunmaması düşündürücüdür. Daha ileri ki yıllarda artık bu tür etkinliklere sponsorluk yapan değerli işletmelerin isimlerini daha çok zikredeceğimiz şimdiden söylemek isterim…

Bundan sonraki cümleleri, festivalin çekimini yapan Muratpaşa Belediyesi’nin videosuna bırakıyorum. Çünkü aynı zamanda sanatını icra edemeyen bir sanatçı olarak yaralarımızın her geçen gün kanadığını kanarken bir başka grubun onu kapatıp yeşertmeye çalıştığını, çiçekler açarken kötü ellerin kopardığını, koparılmak istense de uzaklığından uzanılamayan bazı çiçeklerin ise meyve verdiğini, o meyveyi yemek isteyenler arasında bir kavga çıkmışken bir fırtınanın koptuğunu, herkesin derdine düştüğü yerde bir anda tabağında görmeyi umduğumuz meyveye bir başkasının sahip olduğunu, bu sırada yaprakların arasına saklanmış başka bir meyvenin gün ışığında bize göz kırparken o elimizde kalan son meyvenin son tohumunu kaybetmemek için büyük bir savaş veren azınlığı düşünmek içimi acıtıyor… Gittikçe sayısı azalan bu savaşı yarınlara “nasıl taşırız da yaşatırız” diye düşünmekten edemiyorum, çünkü içindeyim, tattırmadan yaşıyorum; biliyorum, insanlığımızı o kanlı savaşların değil, bu barışçıl, alkışlarla dolu sahnelerde elimiz patlarcasına alkışladığımız bir mücadelenin kurtaracağını… Ve buradan o kutlu mücadelesini yılmadan devam ettiren Sayın Okan Murat Öztürk’e ve tarihe zaten kendi kişisel çabalarıyla ismini yazdırarak tarih olan, Türk kültürüne katkılarını bu özel davranışıyla bir kere daha ortaya koyup her zaman gönüllerde, akıllarda, fikirlerde yaşayacak olan Sevgili Ahmet Kanneci’ye yine çok büyük görevler düştüğünü görüyorum…

Ve sizleri festivalin son gününde Kanneci’nin Alman şair Bertolt Brecht’e ait okuduğu “tahterevalli” adlı şiiriyle baş başa bırakıyorum.

TAHTEREVALLİ
İyice görüyorum artık düzeni.
orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
“çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda.”
ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
neyin saklı olduğunu
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
yol değil ama.
bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
bu bir tahterevalli tahtası.
bütün düzen bir tahterevalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
yukardakiler durabiliyorlar orada,
sırf ötekiler durduğundan aşağıda.

Ve ancak;
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece
kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü,
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
bu yüzden isterler ki;
aşağıdakiler sonsuza dek
hep orada kalsınlar.
çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahterevalli.
tahterevalli.
evet, bütün düzen bir tahterevalli.

Bertolt Brecht
( 1898 – 1956 )

Silvan Güneş
Biyografi Yazarı
Dansçı-Koreograf
Yönetim ve Organizasyon Bilim Uzmanı

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar
https://arkeokur.tumblr.com/post/16287152205/hattu%C5%9Fan%C4%B1n-%C5%9Fark%C4%B1s%C4%B1
http://itudergi.itu.edu.tr/index.php/itudergisi_b/article/viewFile/490/412
* Hitit Kaynaklarında Litius Tasvirleri, Yüksek Lisans Tezi, İsmail Coşkun, Arkeoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Danışman: Yrd. Doç. Dr. H. Kübra ENSERT (2007),
http://www.corumhakimiyet.net/guncel/arpin-anadolu-gecmisine-isik-tutan-vazo-h1525.html
* AKDUGU, Onur, Türk Müziğinde Türler ve Biçimler, Ege Üniversitesi Basımevi, Botnova.
* GÜVENÇ Rahmi, Oruç, (Yrd. Doç. Dr.), Türk Musikisi Tarihi ve Türk Tedavi Musikisi, Metinler Matbaacılık Ltd. Ş., İstanbul.
* YURGA, Cemal, Türk Tarihinde Türkler ve Ülkeler, Özmert Ofset Matbaacılık, 1995.
* SAY, Ahmet, Müzik Ansiklopedisi, Sanem Matbaa, Ankara 1985.
http://www.abdulvahapkara.com/arastirma-konulari/edebiyat-ve-kultur/185-hun-sazi.html
* İNAN; Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm. Türk Tarih Kurumu,
* Layard, L “Laute” Music and Civiization: Essays in Honor of Paul Henry Lang. New York: Norton, c 1984.
* ERDENER, Yıldıray, Etnomüzikoloji ve Halk Bilimi Uzmanı, <http://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/yildiray-erdener/saz-kopuzdan-turemis-olamaz/1395/&gt;, 24.11.2019, s:21:33.
* Doc. Dr. Abdulvahap Kara: <https://onturk.org/2011/04/16/1500-yillik-turk-sazi/&gt;, 24.11.2019, s:21:40.
http://www.gitardersivideo.net/faydali-bilgiler/13410-tum-telli-calgilar.html
* Türk Müziği Eleştirileri: http://www.anakronik.org/rauf-yekta-bey-sark-musikisi-tarihi-2/
* TEKÇAM, Gözde,Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: No:12 Temmuz, Araştırma Makalesi, Eski Mısır Uygarlıklarında Müzik ve Müzik Enstrümanları: <https://docplayer.biz.tr/49861154-Eski-misir-uygarliginda-muzik-ve-muzik-enstrumanlari.html&gt;, 24.11.2019, s:21:56.

%d blogcu bunu beğendi: